Expression Interrupted

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.

Barış Akademisyenlerinin kısa tarihi: Hedef gösterilme, ihraç, yargılama

Barış Akademisyenlerinin kısa tarihi: Hedef gösterilme, ihraç, yargılama

Türkiye genelinde 56 mahkemede toplam 822 akademisyen hâkim karşısına çıktı; sonuçlanan 204 davanın tümünde imzacı akademisyenler “suçlu” bulundu. AYM’nin hak ihlâli kararının ardından ise toplam 568 akademisyen hakkında beraat kararı verildi

 

TANSU PİŞKİN

Kürt illerinde 2015’te başlayan sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan şiddet olaylarına ilişkin Türkiye’nin farklı illerinden birçok akademisyen, 11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bir bildiriye imza attı. Barış İçin Akademisyenler’in çağrısıyla başlayan kampanya kapsamında hazırlanan bildiride sivil ölümlerin durdurulması ve barışın sağlanması talep ediliyordu.

Toplam 1128 akademisyenin imzasıyla yayınlanan bildirinin ertesi günü Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın akademisyenlere yönelik “aydın müsveddeleri” minvalindeki sözleri ve sonrasında Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) “gereği yapılacaktır” açıklamaları geldi.

Bu açıklamalara karşı akademisyenlere öğrencileri başta olmak üzere gazetecilerden sinemacılara, edebiyatçılardan LGBTİ+ derneklerine pek çok kesimin verdiği destek de her gün arttı.

İmza kampanyası 20 Ocak 2016’da tamamlandığında, bildiride Türkiye’den 2212, yurtdışından da 2279 akademisyen ve araştırmacının imzası vardı.

10 Mart 2016: Basın açıklaması

Kampanyanın ardından soruşturmalara, görevden uzaklaştırmalara ve hedef göstermelere maruz kalan Barış Akademisyenleri, 10 Mart 2016’da bildiri sonrası yaşadıklarını bir basın toplantısında paylaştı.

Toplantıda açıklama yapan Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya ve Doç. Dr. Kıvanç Ersoy (15 Mart 2016) ile Yrd. Doç. Dr. Meral Camcı (31 Mart 2016) Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 7/2’de düzenlenen “örgüt propagandası” suçlamasıyla tutuklanıp, 22 Nisan 2016’da serbest bırakıldı.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından 20 Temmuz 2016’da ilan edilen ve iki yıl süren Olağanüstü Hâl (OHAL) kapsamında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) barış bildirisi imzacısı 406 barış akademisyeni kamu görevlerinden ihraç edildi.

5 Aralık 2017: Davalar başladı

Tutuklanıp serbest bırakılan dört akademisyenin davası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ederken Barış İçin Akademisyenlere yönelik kitlesel ceza davaları da 5 Aralık 2017’de başladı. Savcı İsmet Bozkurt tarafından hazırlanan iddianamede akademisyenler 3713 sayılı TMK’nın “örgüt propagandası” fiilini düzenleyen 7/2 maddesi ile suçlanıyordu.

Suç isnadına konu olan şey aynı bildiri metni olmasına karşın, imzacılara farklı ağır ceza mahkemelerinde bireysel olarak dava açıldı. Duruşmalar başladığında hem akademisyenler hem avukatları aynı bildiriye imza atıldığını, aynı eylemin gerçekleştiğini savunarak ayrı devam eden yargılamaların tek dosyada birleştirilmesini istese de bu talep kabul edilmedi. Sadece İstanbul’daki yedi mahkeme kendi bünyesindeki dosyaları birleştirmeye karar verdi.

Davaların ilk etabı, bildiriyi İstanbul’daki çeşitli üniversitelerden imzalayan akademisyenlerin yargılanmasıyla başladı. 

2020 yılına kadar İstanbul dışından da imzacı birçok akademisyene dava açıldı. Davalar sadece İstanbul’daki mahkemelerle sınırlı kalmadı; Ankara, Adıyaman, Diyarbakır, İzmir, Kocaeli, Manisa, Mersin, Tunceli, Van ve Düzce illerine de sıçradı. Birçok akademisyenin dosyası görev yaptığı il ile soruşturmanın başladığı il olan İstanbul arasında yetkisizlik kararlarıyla gelip gitti. Türkiye genelinde 56 mahkemede 763’ü ilk, 59’u ikinci imzacı olmak üzere toplam 822 akademisyen hâkim karşısına çıktı. 

Sonuçlanan 204 davanın tümünde imzacı akademisyenler “suçlu” bulundu. Toplam 146 akademisyen 1 yıl 3 ay; 18 akademisyen 1 yıl 10 ay 15 gün; 8 akademisyen 1 yıl 6 ay; 2 akademisyen 1 yıl 6 ay 22 gün; 17 akademisyen 2 yıl 3 ay; 7 akademisyen 2 yıl 6 ay; 5 akademisyen 2 yıl 1 ay; 1 akademisyen 3 yıl olmak üzere hapis cezasına mahkûm oldu. Sonuçlanan 204 davada akademisyenlerin 29’una verilen hapis cezası 2 yılın üstünde olduğu için (CMK md. 286), yedi kişi ise hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını (HAGB) kabul etmediği için toplamda 36 kişinin mahkûmiyet kararı ertelenmedi.

İtiraz yoluyla istinaf mahkemesine giden mahkûmiyet kararlarından cezası onanan Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Füsun Üstel, 8 Mayıs’ta cezaevine girdi. Üstel, 22 Temmuz’da tahliye edildi.

“Örgüte yardım”dan cezalar

Yargı sürecini başlatan savcı İsmet Bozkurt’un hazırladığı iddianamede akademisyenlere “örgüt propagandası yapmak” suçlaması yöneltiliyordu. Ancak davalar devam ederken bir mahkeme bu suçlamayı değiştirdi.

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, yedi akademisyen hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 314/2, TMK’nın 5/1 ve TCK’nın 220/7 maddeleri kapsamında düzenlenen “örgüte üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçlamasıyla 2 yılın üstünde kalan mahkûmiyet kararlarına hükmetti.

Dosyalara ek deliller

İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti ise kendi mahkemesinde davası devam eden akademisyenlerden Şebnem Korur Fincancı, Gençay Gürsoy ve Mesut Yeğen’in dosyalarına “yeni deliller” ekledi. Mahkemenin Fincancı’nın dosyasına delil olarak eklediği belge, avukatların savunmaları sırasında da dosyaya sundukları sokağa çıkma yasakları sırasında hazırlanan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) raporuydu.

Aynı mahkeme, akademisyen Gülsün Güvenli’ye 12 Şubat 2019’da HAGB hükümlerini uygulayarak verdiği 1 yıl 3 aylık hapis cezasının yanı sıra 5 Ağustos 2015’te Hakkari’de hayatını kaybetmiş bir askerin ailesini ziyaret yükümlülüğü getirdi ve sürecin Denetimli Serbestlik Şube Müdürlüğünce takip edilmesine hükmetti. Duruşma savcısı Alaattin Çolak’ın itirazı üzerine 22 Şubat’ta yükümlülüğün kaldırılmasına karar veren mahkeme, Güvenli’ye başka herhangi bir yükümlülük vermedi.

Hâkim sorguları

Akademisyenler yargılama süreçleri boyunca barışı savunmaktan, metni barışın tesisi için imzaladıklarını söylemekten vazgeçmedi. Mahkemelerde yüzlerce beyan okundu. Beyanlar akademisyenlerin çalıştığı alanla bildiri ve dolayısıyla sokağa çıkma yasaklarındaki bağı anlattı. Psikoloji bölümünde olanlar en çok çocukları hatırlatırken sosyologlar toplumsal travmaları anlattı.

Yine de hâkimlerin savunmalar sonrasındaki “tuhaf” sorularından ve küçük düşürücü bir dilin muhatabı olmaktan kurtulamadılar.

Akademisyenlere hem mahkeme başkanları hem savcılar “siyasi söylemler kullanıldığı”, “devletin organlarının aşağılandığı” gibi gerekçelerle müdahale etti.

Yurtdışındaki akademisyenler için dile getirilen istinabe talepleri çoğunlukla kabul edilse de bazı mahkeme başkanları “Burası terör mahkemesi, gelecek. Ben canlı görmek istiyorum kendisini. Kimsenin keyfine göre hareket edemeyiz”, “Benim köyümden daha erken geliyorsun. Burası terör mahkemesi, atla gel iki saatliğine” sözleriyle bu talebi de reddetti.

Akademisyenlerin imza atmasını eleştiren mahkeme başkanları “Beşiktaş’ta boğazda oturup viski içmekle olmuyor. Bildiri yazmak yerine para toplayıp gönderin oradaki insanlara” sözleriyle tepki gösterdi.

“Daha önce bir bildiriye imza attınız mı? Daha önce birçok terör saldırısı olmasına rağmen daha önce böyle bir bildiri neden imzalamadınız? Dikkatimizi çeken şey, terör saldırılarından sonra böyle bir imza atılmazken bu tarz şeylerde imza atıldığını görüyoruz”, “Devlete yaptığın çağrıyı PKK’ya da yaptın mı? Örgütü neden muhatap almadın”, “Devletin egemenliğini korumak için uyguladığı şiddete karşı mısın”, “Bildiriyi imzalamadan okudun mu? Amacın neydi imzalarken”, “Devlet oraya müdahale etmeseydi ne olacaktı” gibi sorular ise akademisyenlere yöneltilen sorulardan birkaçı oldu.

Anayasa Mahkemesi süreci

Davası hapis cezasıyla sonuçlanan akademisyenlerden Üstel’in de aralarında olduğu 10 kişi, yerel mahkemelerin kararlarını Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıdı. 

AYM Genel Kurulu, 26 Temmuz 2019’da 10 akademisyenin bireysel başvurularını birleştirerek görüştüğü dosya üzerinden “akademisyenlerin ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğine” karar verdi. Kararda akademik özgürlüğün kapsamına da değinilirken, üniversitelerin bilimsel araştırmalar aracılığıyla toplumsal gelişmeye sağladıkları katkı hatırlatıldı.

AYM, “Bu bildirinin Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları AYM’nin bildiride yer alan düşünceleri paylaştığı veya desteklediği anlamına gelmez” dediği gerekçeli kararında, akademisyenlerin ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğine dair özetle şu tespitleri yaptı:

Mahkemeler mahkûmiyet gerekçelerinde bildiriyi yazan ve imzalayanların PKK’nın talimatı ile hareket ettiklerine ilişkin varsayımı aşan bir delil gösterilebilmiş değildir. Başvuruya konu bildiride sert sözlere ve ağır ithamlara yer verilmekle birlikte genel olarak kamu gücünü kullananlara hukuk içinde kalmaları ve meseleleri şiddeti dışlayan yöntemlerle çözmeleri çağrısında bulunulduğu kanaatine ulaşılmıştır. Herhangi bir düşünce açıklamasının algı yaratılmaya çalışıldığından bahisle terör örgütünün propagandası olarak kabul edilmesi hukuksal bir değerlendirme olarak kabul edilemez.

“Eleştirel bir düşünce açıklamasında öfke dilinin kullanılmasının muhatabı sarsma amacı da vardır. Nitekim başvurucular uzunca bir süre devam eden şiddet sarmalının sona erdirilmesi için seslerini duyurmaya çalıştıklarını, yetkililerin dikkatini çekmeyi amaçladıklarını, bu nedenle de şoke edici ve rahatsızlık verici ifadeleri tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Ne kadar ağır olursa olsun, devletin terörle mücadele politikalarını eleştiren görüş ve düşüncelerden dolayı kişilere yaptırım uygulanmamalıdır.

“Başvurucular hayatlarını düşünce açıklamaları ile sürdüren kişilerdir ve araştırmalar yapmak, konferans ve seminerlere katılmak, tartışmalarda söz söylemek, tezler ileri sürmek başvurucuların mesleklerinin bir parçasıdır. Dolayısıyla ifade özgürlüğü bilhassa akademisyenler için özel önem arz etmektedir. Ertelenmiş olsa bile cezalandırılmanın başvurucular üzerinde kesintiye uğratıcı bir etkisi olduğunu ve sonunda denetim süresini yeni bir mahkûmiyet almadan geçirse bile kişilerin bu etki altında ileride düşünce açıklamalarından imtina etme riski bulunduğunu kabul etmek gerekir.

“Üniversitelerin amacı bilimsel araştırma yapmak, bilimsel araştırmalarla toplumsal gelişmeye katkı sağlamak ve nitelikli insan gücü yetiştirmektir. Bu amaçları gerçekleştirmek yalnızca bilim üretmekle ve düşünmeyi ve bilim üretmeyi özendirmekle mümkün değildir. Bunlara ilave olarak düşünce açıklanmasının desteklenmesi de şarttır. Dolayısıyla akademisyenlerin açıkladıkları görüşler kendi araştırma, mesleki uzmanlık ve yeterlilik alanlarına ilişkin olmasa, tartışmalı olsa veya rağbet görmese dahi ifade özgürlüğünün sıkı koruması altında kalmaktadır.”

AYM kararında, başvuruculara 9 bin TL tazminat ödenmesine, ihlâlin ortadan kaldırılmasına ve yeniden yargılama yapılması için karar örneğinin yerel mahkemelere gönderilmesine hükmetti. 

15 göreve iade ve geri verilen pasaportlar

Akademisyenlerin adliyede geçirdiği ikinci adli yılın sonunda gelen AYM kararının ardından 1 Eylül 2019 itibarıyla üçüncü adli yıl başladı. Türkiye genelinde devam eden yargılamalar kapsamında 500, AYM kararı sonrası yeniden yapılan yargılamalar kapsamında da 68 olmak üzere toplam 568 akademisyen hakkında beraat kararı verildi. 

Böylece hakkında hapis cezası kararı verilen 204 akademisyen arasından yeniden yargılaması yapılmayan, yani dosyası henüz istinafta veya AYM’de olan 136 kişi kalırken, yerel mahkemelerde davası henüz karara bağlanmamış 118 akademisyen kaldı. 

İmzacı olduğu için KHK’larla ihraç edilen 406 akademisyenden OHAL Komisyonu kararıyla sadece 15’i görevine iade edildi. OHAL Komisyonu çalışmalarına hala devam ederken akademisyenlere pasaportları da verilmeye başlandı.

Avukat Eyüboğlu: Farklı aşamalarda çeşit çeşit dosya var

Barış Akademisyenlerinin müdafiliğini üstlenen avukatlardan Meriç Eyüboğlu, henüz sonuçlanmamış davalara ilişkin, “Bölük pörçük farklı aşamalarda çeşit çeşit dosyalarımız var” diyerek şu bilgileri paylaştı:

“Yetkisizlik kararı verilen dosyalar vardı. Çünkü bütün davalar İstanbul’da açıldı. Bir süre sonra mahkemeler kendi aralarında bir karar verip diğer şehirlerdeki üniversitelerde imzacı olan hocalarımız için dosyaları yetkisizlik kararıyla ilgili şehirlere göndermeye başladılar. Bu kararlara itiraz ettik. Bir bölümü bizim itirazlarımızla, bir bölümü oradaki mahkemelerin kendi iradesiyle, gönderildiği yerdeki mahkemede de yetkisizlik kararıyla sonuçlandı. İki tane yetkisizlik kararı olunca hangi mahkemenin davayı göreceğine karar vermek üzere dosyanın Yargıtay’a gitmesi gerekiyor. Dolayısıyla bu yolun bir aşamasında, Yargıtay’a gitmekte veya Yargıtay’ın önünde olan dosyalar var. Bu dosyalarda Yargıtay 5. Ceza Dairesi önce hangi mahkemenin yetkili olduğuna karar verecek. Dosya o mahkemeye dönecek, yargılama olacak. Bir sürpriz olmadığı takdirde beraat kararıyla sonuçlanacak. İstanbul dışındaki şehirlerde, istisnai olarak Ankara ve İzmir’den de bir dosya var, ama onun dışında asıl olarak küçük şehirlerde yaşadığımız bir ‘davaları bitirmeme ritüeli’ var. İstanbul’da duruşma yapmadan beraat kararıyla dosyaları sonlandırmak çok yaygın bir uygulamayken, neredeyse 500 dosya bu şekilde sonlanmışken, diğer şehirlerde mutlaka duruşma yapmak, kaç ay sonraya duruşma günü bırakmak ve duruşma günü mutlaka imzacıyı huzura alıp ifadesini almak gibi bir ritüel peşinde koşuluyor. Bu şekilde devam etmekte olan davalar var.”

Eyüboğlu,  imzacılar ya da avukatları tarafından hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla ilgili kararı veren mahkemelere başvurulduğunu, bu nedenle AYM önündeki başvuruların önemli bir bölümünün önemini yitirdiğini ifade etti: “Yeniden yargılama yapılması talep edildi ve yine duruşma yapılmaksızın dosyalar incelendi ve beraat kararı verildi. Dolayısıyla AYM’ye yapılan başvurular o davalar beraat kararıyla sonuçlandığı için konusuz kaldı. Muhtemelen AYM bu yönde karar verecektir, böyle örnekler var.”

Farklı aşamalarda başka dosyaların da bulunduğunu kaydeden Eyüboğlu, istinaf mahkemelerinden de dönen dosyalar olduğunu belirtti: “Aslında istinaf bir karar verip bitirebilirdi ama maalesef bozma kararı verip mahkemesine gönderiyor. Mahkemeler tekrar karar verecek. Dolayısıyla istinaftaki dosyaları da hala bekliyoruz.” 

Göreve iade

AYM kararı sonrası göreve iadeler ve el konulan pasaportların iadesine ilişkin de bilgi veren Eyüboğlu, OHAL Komisyonu’nun her iki konuda da ağır davrandığını, oysa AYM kararının hemen ardından harekete geçerek göreve iadeleri hemen başlatması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

“OHAL Komisyonu’na AYM kararı ve beraat kararlarıyla beraber başvurduk ve bir an önce karar vermesini talep ettik. Ama eğer gerçekten hukuka uygun bir işleyişten söz edeceksek buna gerek olmaksızın AYM kararı akabinde harekete geçmeleri gerekirdi. Fakat böyle olmadı ve olacak mı bundan da emin değilim. Bu süreçteki temel saikin üniversitelerin boşaltılması ve kadrolaşma olduğunu düşünenlerdenim. Bu nedenle de ceza yargılamasının sonuçlanması önemsiz bir şey değil ama bir başka kategori. Üniversitelerin muhaliflerden arındırıldıktan sonra bu kişilerin tekrar oraya yerleştirilmeleri başka bir kategori. Yani çok kısa vadede ihraç edilen akademisyenlerin geri dönme ihtimalini çok güçlü görmüyorum. OHAL Komisyonu’nun ağırdan alma hâlini garipsemesem de, hukuka uygunluk açısından baktığımızda bu insanların ihraç edilme gerekçesi hukuken bütünüyle ortadan kalktığı için kuşkusuz ki ihraç işleminin derhal, ivedilikle geri alınması gereklidir. Bu da yetmez, çünkü akademisyenlere yönelik başka pek çok hak ihlâli oldu. Pasaport bunlardan biri, bir diğeri özlük hakları; emekliliği hak ettiği halde emeklilik ikramiyesi alamayan, emekli olamayan hocalar var. Sadece bu metni imzaladığı için ihraç, iş akdinin feshi ve pasaport iptali nedeniyle yurtdışına çıkamayan, Türkiye’de iş bulamayan, işsiz kalan, yoksulluk çeken ya da hiç kendi alanı olmayan işlerde çalışmak zorunda kalanlar var. Tabii bir de tüm bu sürecin, baskının, belirsizliğin, hukuki güvensizliğin yarattığı yoğun bir stres var. O nedenle mesele sadece ihraç edilenlerin iadesiyle bitmeyecek. Gerçekten hukuka uygunluktan bahsediyorsak, süreçte doğan bütün maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi ve sürecin bütün sonuçlarıyla temizlenmesi gerekiyor. Pasaport konusunda parça parça ilerleme kaydedilse de o süreç de yavaş işliyor. Şu ana kadar gördüğümüz örnekler bir bütün olarak herkesin pasaport alamayacağını, başvurulara göre farklı sonuçlar elde edebileceğini gösteriyor.

“OHAL Komisyonu’nun şu ana kadar göreve iadesine karar verdiği 15 Barış Akademisyeni ise bildiriden imzasını geri çekenler. Fakat bu kişilerin yargılama aşamasından önce mi sonra mı imzalarını çektikleri konusu net değil. Örneğin İstanbul Üniversitesi’nden imzasını çekenler İstanbul’da yargılandılar ve imzalarını çekmiş olmalarının hukuki bir etkisi olmadı. Ama başka şehirlerde imzasını çeken ve bunu beyan edenlere hiç dava açılmadığını da biliyoruz. Dolayısıyla bu konuda bir ‘hukuki istikrardan’ söz etmek mümkün değil. Fakat OHAL Komisyonu’nda bildiğimiz bütün örnekler değişik aşamalarda üniversiteye ya da savcılığa bildirerek imzasını çektiğini beyan eden hocalar. Bu da yine OHAL Komisyonu’na ilişkin süreçte önümüzün açık olmadığına dair bir delalet olduğu gibi ‘imzanızı çekin’ şeklinde örtük bir mesaj verildiğini de düşünüyorum. Oysa bu zamandan sonra imza çekmenin ne hukuki, ne fiili olarak bir mânâsı var. Ama siyasi iktidar başından itibaren imzacılar arasında hep bu tür ayrımlar yapmaya çalıştı: ihraç edilenler-edilmeyenler, vakıfçılar-kamucular, ceza davası açılanlar-açılmayanlar, imzasını çekenler-çekmeyenler, 10 Mart açıklamasına katılanlar-katılmayanlar gibi. Henüz bu genellemeyi yapmak için erken, çünkü biz ihraç olup imzasını çekmeyen bir hocamızla ilgili OHAL Komisyonu’ndan herhangi bir ret almadık ancak mevcut durumda OHAL Komisyonu kararı da ayrım konusunda bir başka kategori olarak yakın vadede önümüze çıkacak gibi duruyor.”

Sayıların ötesi: Çağlayan’ın akademi hâli

AYM’nin haklarının ihlâl edildiğine karar verdiği akademisyenler, 11 Ocak 2016’dan beri önce hedef göstermelerin, sonra soruşturmaların, görevden uzaklaştırmaların, zorunlu istifaların, ihraçların ve sonunda yargılamaların muhatabı oldu.

Bütün bu sayıların arkasında bir de ayrı ayrı hayatlar vardı. Bazılarının akademik tebliğleri daha önce kabul edilmiş olduğu hâlde bilimsel kongrelerden çıkarıldı; bazılarının atama ve yükseltmeleri yapılmadı; bazılarının TÜBİTAK projeleri iptal edildi. Bazı imzacıların yurtdışındaki bilimsel kongrelere katılımı çalıştıkları üniversitenin yöneticileri tarafından engellendi. Bildiriyi doktora öğrencisi olarak imzalayan ve doktorasını bu süreçte tamamlayan akademisyenlerin Türkiye’de herhangi bir üniversitede iş bulabilmesi fiilen imkansız hale geldi.

İşten çıkarılan, istifaya zorlanan ve açığa alınan akademisyenler başta olmak üzere, imzacıların bir bölümü ilk altı ay içinde Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Akademisyenlerin ihraç sonrası pasaportlarına da tahdit konulmuştu. O sırada yurtdışında olanlar tekrar geri dönemeyeceği ve Türkiye’de de çalışamayacağı için geri dönmedi. Birçok insan sürgün hayatı yaşamaya mecbur bırakıldı.

Yukarı