Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.


Yurt dışı yasakları, ev hapsi ve unutulmaması gereken imza yükümlülükleri... Adli kontrol hükümleri, Türkiye'de gazeteciler için fiziksel parmaklıkları olmayan “görünmez hapishanelere” dönüştü. Gazeteciler, hareket alanlarını kısıtlayan bu kıskacın mesleki ve kişisel etkilerini anlatıyor
CANAN COŞKUN
Adli kontrol, kâğıt üzerinde tutuklamaya alternatif bir "serbestlik" gibi görünse de uygulamada gazetecinin hareket alanını daraltan, onu mesleğinden ve sosyal yaşamından koparan ağır bir yüke dönüşmüş durumda. Bu tedbir sadece yurt dışı çıkış yasağı ya da karakola imza verme zorunluluğundan ibaret değil. Belirli bir yerleşim bölgesini terk etmemek, belirlenen yer veya bölgelere gitmemek gibi engellemelerle üstü örtülü bir kısıtlama durumu yaratılıyor.
Bu kısıtlamaların absürt noktaya ulaştığı anlar ise hafızalardaki yerini koruyor. Örneğin, bu derlemenin yazarı olarak 2019’un Kasım ayında benzer bir "kısıtlama" kararıyla karşılaştım. Giresun'un Eynesil ilçesinde 2018 yılında şüpheli şekilde hayatını kaybeden Rabia Naz’ın ölümünü araştırmak için oradaydık. Araştırmalarımız sürerken gözaltına alındık ve hakkımda tuhaf bir karar verildi: İfadesini defalarca değiştirerek dosyayı manipüle eden tanığın evine 25 metreden fazla yaklaşmam yasaklandı. Yanında bir de yurt dışı çıkış yasağı vardı. 2022 yılına kadar süren bu yasak kalktıktan sonra değil Eynesil’e, Giresun’a bile bir daha hiç girmedim. Adli kontrol, yalnızca bir "tedbir" değil, gazetecinin araştırma hevesini kırma yöntemi olarak da işe yarıyor(!).
Veriler ne diyor?
Gazeteci yargılamalarıyla ilgili hazırlanan Expression Interrupted raporları da bu baskının yıllara yayılan bilançosunu gözler önüne seriyor. Raporlara göre, 2024’ün ilk çeyreğinde (Ocak-Mart), en az 19 gazeteci hakkında adli kontrol tedbiri uygulandı. İkinci çeyrekte (Nisan-Haziran), bu sayı arttı ve 32 gazeteci adli kontrol tedbiriyle karşı karşıya kaldı.
2024 yılının ikinci yarısı, Türkiye’de basın özgürlüğü açısından yalnızca ifade özgürlüğünün değil, en temel hak olan yaşam hakkının da ağır yara aldığı bir dönemdi. 19 Aralık’ta Suriye’nin kuzeyinde gazeteciler Cihan Bilgin ve Nazım Daştan’ın bir SİHA saldırısı sonucu hayatını kaybetmesi, sahadaki risklerin ulaştığı boyutu kanıtlıyordu. Bu duruma tepki gösteren meslektaşları ve bölgede yaşananları haberleştiren gazeteciler yargısal tacizden nasibini tutuklama kararları ve adli kontrol tedbirleriyle aldı. Yılın üçüncü çeyreğinde (Temmuz-Eylül), yargılanan 118 gazeteciden birçoğunun dosyasına adli kontrol yükümlülükleri eklendi.
Yılın son çeyreğinde kayda geçen 58 gözaltı sayısı ise kurumun rapor tarihindeki en yüksek çeyrek rakamı olarak karşımıza çıktı. Bu dönemde gazeteciler Özlem Gürses ve Nevşin Mengü gibi isimler yaptıkları haberler gerekçesiyle başlatılan soruşturmaların hedefi oldu ve adli kontrol hükümlerine maruz bırakıldı. Gürses bir süre ev hapsinde tutulurken Mengü’nün de yurt dışına çıkışı yasaklanmıştı.
Adli kontrol tedbirleri 2025 yılının ilk çeyreğinde gazetecilerin hareket kabiliyetini sistemik bir şekilde felç etti denilebilir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun İBB soruşturmasıyla ilgili açıklamalarını Halk TV canlı yayınında dile getiren gazeteciler Seda Selek, Serhan Asker ile kanalın genel yayın yönetmeni Suat Toktaş, programcılar Kürşad Oğuz ve Barış Pehlivan yargının hedefi olmuştu. Bu süreçte haberin faturası gazeteci Toktaş’a tutuklama kararıyla çıkarılırken, Selek, Oğuz, Pehlivan ve Asker adli kontrol hükümleri uygulanarak bırakılmıştı.
2025’in ilk çeyreğinde İBB operasyonları da gerçekleştirilmiş, kamuoyunun operasyonlara tepkisi gözaltı ve tutuklamalarla sönümlendirilmeye çalışılmıştı. Bu dalgada gazeteciler de payına düşeni aldı. Rapora göre, 2025’in ilk üç ayında en az 10 gazeteci adli kontrol kıskacına maruz kaldı. Bu dönemde gazeteci İsmail Saymaz, 2013’teki Gezi Parkı eylemleri sırasında yaptığı haberler ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı ve ardından ev hapsine alındı.
Aynı dönemde bir yandan Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında oluşturulan komisyon demokratikleşme ve Kürt sorununa dair çalışmalar yaparken bir yandan da Halkların Demokratik Kongresi’ne yönelik geniş çaplı operasyonlar gerçekleştirildi. Bu operasyonda gözaltına alınan üç gazeteci tutuklanırken, gazeteci Ender İmrek de aylarca sürecek bir ev hapsine alındı.
Bu süreçte yoğunlaşan baskı uluslararası medya çalışanlarını da buldu. BBC’den Mark Lowen’in 26 Mart 2025’te “akreditasyon eksikliği” gerekçesiyle sınır dışı edilmesi ve İsveçli gazeteci Joakim Medin’in aynı günlerde “örgüt üyeliği” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla tutuklanması bu baskıya gösterilebilecek en iyi örnekler.
Adli kontrol tedbirleriyle ilgili bu verilerin arkasındaysa karakola imza vermeye giden veya evinin kapısından dışarı adım atamayan gazetecilerin mesleğini yapabilmek için katlandığı zorlukların yakıcılığı duruyor. Bir yıldan uzun süre karakola imza vermeye giden gazeteciler Tuğçe Yılmaz ve Suzan Demir ile dört duvarı haber merkezine çeviren Furkan Karabay, bu sessiz cezalandırmanın gündelik yaşamı nasıl felç ettiğini, psikolojik yükünü ve mesleki refleksleri nasıl etkilediğini anlattı.
Tuğçe Yılmaz ve Suzan Demir, telifli haberler yazdığı için Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 26 Kasım 2024'te evlerine yapılan baskınla yedi gazeteciyle birlikte gözaltına alınmış ve Eskişehir'e götürülmüştü. Savcılık sorgularının ardından yurt dışı çıkış yasağı ve haftada bir kere karakola imza verme şartıyla bırakılmışlardı. Bir yıldan uzun bir süre imza verme şartı devam etmiş, daha sonra kaldırılmıştı. Yurt dışı çıkış yasağı ise hâlâ devam ediyor.
Furkan Karabay ise, yazdığı haberler gerekçesiyle üçüncü defa bulunduğu cezaevinden Aralık 2025’te tahliye edilmiş, aradan çok geçmeden Ocak 2026’da yine haberleri gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. Savcılık, Karabay’ın bu defa adli kontrol altına alınmasını istemiş, mahkeme de onu ev hapsine almıştı. İki ay sonra ev hapsi kaldırılmıştı.
“Haberlerim ve tatillerim sekteye uğradı”
- İmza vermek için gittiğin karakol ziyaretleri bir gazeteci olarak zamanını, çalışma programını nasıl etkiliyordu?
Tuğçe Yılmaz: Aralık 2024’ten itibaren her hafta pazartesi günleri, ikametgâhıma en yakın karakola imza vermek zorunda kaldım. İşyerimle buna göre bir planlama yaptık, ki gün içinde imzayı unutmamam gerekiyordu. Bu yüzden bir rutinim oluştu: Sabah işe gitmek için yola çıktığımda, vapura binmeden önce karakola uğruyordum. Ne yazık ki süreç o kadar uzadı ki, polisler artık “Gazeteci hanım gelmiş” diye birbirlerine şaka yapabiliyor, hatta “Sizin imza hâlâ bitmedi mi?”, “İddianame yok mu hâlâ gazeteci hanım?” diye sorabiliyorlardı.
Bu süreçte elbette hem şehir dışında takip etmek istediğim haberlerim hem de yıllık izinlerimi kullanarak yapabildiğim tatillerim sekteye uğramış oldu. Şehir dışına çıkmak zorunda kaldığımda, pazartesi mutlaka İstanbul’a dönmem gerekiyordu ve bu benim için başlı başına bir eziyete dönüşüyordu.
“Masraf çıkaran bir duruma döndü”
Suzan Demir: Pazartesileri gidiyordum imza vermeye. Tabii haftanın başı ve gündem biraz daha yoğun oluyor ya da kendi kişisel işlerim de oluyordu. Freelance çalıştığım için pazartesi günleri benim için bir şeyin zamanını yetiştirme meselesi yaşanıyordu.
Öyle bir karakola giriyordum ki imza vermeye evimden yürüyerek gitsem yarım saat yokuş çıkmam gerekiyordu. Otobüsle gidersem de iki tane araç değiştirmem gerekiyordu. Böyle sapa bir yerdeydi ve o sapalık yüzünden sürekli yol parası vermek zorunda kaldım. Çünkü yaz kış gittim. Bazen Karacaahmet mezarlığının oradan gidiyordum ve bazen tekin olmuyordu orası. O yüzden de yol parası da vermek zorunda kaldım. Bir yıl boyunca bana ekstra bir masraf çıkaran bir durum olmuştu. Son bir ayda karakolun yeri değişti ama o da yine böyle çok da yakın bir yerde değildi.
İmza vermeyi hiç kaçırmamaya çalıştım ama bir kere unuttum ve eve geldim. Dalgınlığıma geldi. Koştura koştura taksiye binip imza atmaya gitmiştim.
“Mesleğimizde insana dokunmak gerekiyor”
- Uzun süre "ev hapsinde" tutulmak, dış dünyayla bağı sadece ekranlardan kurmak bir gazeteci için nasıl bir sınavdı? Evin dört duvarı haber merkezine mi dönüştü yoksa bir tecrit alanına mı?
Furkan Karabay: Ev hapsinde olmak da hapiste olmak da işimizi yapmamız önünde bir engel değil. Tabii ki siyasi iktidar hapsederek, tecrit altına akarak gazetecilerin işini yapmamasını amaçlıyor ancak bunun karşısında biz de bir şekilde işimizi en iyi şekilde yaparak durmaya çalışıyoruz. Ev hapsinde olduğum süreçte de haberle yatıp haberle kalktık. Aslında ev hapsindeyken daha ayrıntılı daha uzun uzadıya çalışmalar hazırladım. Kriz dönemlerini fırsata çevirmek gerekiyor çünkü. Ancak bizim mesleğimizde insana dokunmak gerekiyor, evde de olsak hapsedilmek bunu engelliyor.
“Sürekli denetleyen bir göz”
- Adli kontrol tedbiri sadece senin değil takip ettiğin haberlerin de sınırını çiziyor, bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?
Tuğçe Yılmaz: Başlangıçta, sizi sürekli denetleyen bir gözün varlığından tamamen kurtulmak çok mümkün olmuyor tabii. Bu durum ister istemez davranışlarınızı, planlarınızı, hatta gündelik akışınızı etkiliyor. Ancak bir süre sonra bu hissin ağırlığına alışıyor ya da en azından zihinsel olarak onunla yaşamayı öğreniyorsunuz.
Diğer yandan ülke gündemi ve dünyadaki gelişmeler de zaten üretiminize sınırlar koymanıza pek izin vermiyor. Siz kendiniz bir çerçeve çizmek isteseniz bile, gerçeklik çoğu zaman o çerçevenin dışından taşarak geliyor. Örneğin PKK, silah bıraktığını açıklıyor ya da başka meslektaşlarınız sizinle benzer ve asılsız iddialarla yargı süreçlerine dahil ediliyor. Haliyle haber kendisini dayatıyor.
Neyin sınırını, nasıl çizebiliriz ki? Bir yandan mesleğin gerektirdiği haber takibi, diğer yandan sürekli değişen ve sertleşen siyasi atmosfer, sınırlarımızı hem kırılgan hem de silik hale getiriyor.
“Mesleği yerinde yapmak”
- Ev hapsin kalkar kalkmaz Silivri’deki İBB davası oturumlarını takip etmeye gittin ve davayı izlemeye devam ediyorsun. Ev hapsi kararı kaldırıldığında, kapıdan dışarı attığın ilk adımda mesleki anlamda ne hissettin?
Furkan Karabay: Ev hapsindeyken bir şekilde dosyalar üzerinden haberler yapıyorduk fakat duruşma takibinde olamıyorduk. Türkiye tarihindeki en büyük siyasi davalardan Aziz İhsan Aktaş ve İBB duruşmalarını takip edememek bir muhabir için çok büyük eksiklik. Dolayısıyla ev hapsi kararı kaldırıldıktan sonra Silivri’deki duruşmaları takip ettik. Mesleki anlamda heyecan verici bir durumdu, mesleği yerinde yapmak da memnun ediciydi.
“Festivallere imza verdikten sonra katılıyordum”
- Adli kontrol şartının işini sekteye uğrattığı oldu mu?
Suzan Demir: Pazartesi günleri program yapmakta zorlanıyordum. Bir yere gitmekte zorlanıyordum. Ben aynı zamanda bir sinema eleştirmeniyim ve film festivallerine de gidiyorum. Adana'da, Ankara’da, Antalya’da. İmza verdiğim o sene boyunca festival organizasyonlarının programlarına pazartesi gününden sonra dahil olmayı istedim. Türkiye'nin yarısından fazlası adli kontrollü olduğu için çok da garipsemediler. Şehir dışına gitmek zorunda kaldığım bir durum olduğunda mutlaka pazartesiden önce dönmem gerekiyordu.
Tatile de gidemedim. Ekonomik koşullar da vardı ama en azından festivallere gitmeye çalıştım. Ailemin yanına gittiğimde de pazartesiden önce dönmem gerekiyordu. Yani bu hep tadımı kaçıran bir durum oldu.
“Yurt dışındaki konferans ve panellere katılamıyorum”
- Yurt dışı çıkış yasağı meslek hayatını nasıl etkiliyor? Seyahat hakkının kısıtlanması iş yaşamı dışındaki sosyal hayatını nasıl etkiliyor, örneğin yurt dışı tatili vs gibi programlara katılamadığın oldu mu?
Tuğçe Yılmaz: Tabii ki son derece olumsuz etkiliyor. Mahkeme heyeti, hakkımızdaki iddialara ilişkin somut bir delil bulunmamasına rağmen yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirimizi ısrarla kaldırmıyor.
Haliyle, yaklaşık iki yıldır mesleğim ve ilgi alanlarımla bağlantılı olarak yurt dışında düzenlenen çok sayıda konferans ve panele davet almama rağmen katılamıyorum. Bu benim açımdan hem maddi hem de manevi kayba neden oluyor.
Mesleki faaliyetlerimin fiilen kısıtlanması, beni bu süreçte en çok zorlayan unsurlardan biri.
Örneğin şu anda en çok yapmak istediğim haberlerden biri, Türkiye-Ermenistan Normalleşme Süreci’nin Ermenistan’da nasıl yankı bulduğunu yerinde gözlemlemek. Ancak yapamıyorum, çünkü ne zaman sona ereceği belli olmayan adli kontrol tedbirim hâlâ devam ediyor. Yaşadıklarım sinir bozucu olmakla birlikte artık komik de geliyor bana. Mesela şu an evde pasaportu olan tek canlı köpeğim Küba.
19 Mart’la birlikte artan adli kontrol dosyaları
- İmza vermeye gittiğin karakolda aklında kalan şeyler var mıydı, sana karşı yaklaşımları nasıldı?
Suzan Demir: Hiç kötü davranmadılar. Çünkü bir sürü adli kontrol vakası vardı. Benim hangi dosyadan geldiğime bile bakmıyorlardı. Polisler artık tanıyordu, kimlik sormuyorlardı mesela. Bizim gözaltına alınıp bırakılmamızdan sonra 19 Mart süreci başladı ve adli kontrol sayısı çok arttı. Ben ilk gitmeye başladığımda o kadar çok kişi yoktu. Bu artışı gözlemleyebiliyordum çünkü geliş gidiş saatlerim çakışıyordu.
“Kapatılsak da hapsedilsek de…”
- Haberlerin nedeniyle önce hapse konulmak, daha sonra da kendi evinin dört duvarı arasında tutulmak yazma refleksini nasıl etkiledi? Hapisteyken olan biteni okurlarına hikâyelerle aktarıyordun. Kendi evinde hapis tutulurken de yazmaya devam ettin. İkisi arasında bir fark var mıydı?
Furkan Karabay: Tabii ki farkları oluyor. Ancak kapatılsak da hapsedilsek de biz doğru bildiğimiz işi bir şekilde yapmaya çalışıyoruz. Hapisteyken, hapsi ve mahkumları en iyi şekilde öykü yazarak anlatabileceğimi düşündüm çünkü haber için gerekli olan bilgi, belgelere ulaşamıyordum. Bu yüzden öykülerle insanlara haber vermeye çalıştım. Ev hapsindeyken de olabildiğince dosyalar üzerinden halka haber vermeye gayret ettim.
“Yurt dışı programlarını rafa kaldırdım”
- Yurt dışı çıkış yasağının işini engellediği oldu mu?
Suzan Demir: Yurt dışında bir projeye katılmayı şu an aklımdan geçiremiyorum çünkü böyle bir kısıtım var. Doğrudan somut olarak bir programa katılmamı engellememiş olsa da gelecek planlarımda bunu rafa kaldırdım. Şimdiyi etkilemese de geleceğimi etkiliyor bu yasak.
Adli kontrole sebep olan davanın son duruşması birkaç gün önce yapıldı ve duruşma altı ay sonraya ertelendi. Bir altı ay daha beklemek, bu sürecin bu kadar uzaması ve kendimi 6 ay daha kısıtlı olarak görmek tabii ki psikolojik olarak etkiliyor. Bir belirsizlik içinde bekliyoruz. Davanın ne zaman biteceğini de bilmiyoruz. Bu dava başımızda Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam edecek.
Görünmez hapishaneler
Türkiye’de geleneksel tutuklama yönteminin yerini giderek artan bir oranda "adli kontrol" uygulamaları alıyor. Ancak bu değişim bir iyileşmeye değil, sistemsel bir değişikliğe işaret ediyor. Adli kontrol artık tutuklamaya alternatif bir hukuki tedbir olmaktan çıkıp devletin uluslararası arenada "siyasi mahpus" sayısını düşük tutarak dış dünyadan gelecek tepkileri ve dava maliyetlerini hafifletmek için kullandığı bir "görünmez hapishane" modeline dönüştü. Kâğıt üzerinde "özgür" görünen gazeteci, bu modelde aslında sokağa çıkamaz, seyahat edemez ve mesleğini yerinde icra edemez hale getirilerek dört duvar arasına hapsediliyor. Adli kontrol, fiziksel parmaklıkları kaldırmış gibi görünse de yarattığı psikolojik ve mesleki kuşatmayla basını denetim altında tutmanın en maliyetsiz ve en "görünmez" yolu olarak işletiliyor.
