Expression Interrupted

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.

AİHM Cumhuriyet gazetesi kararı: Duvardaki başka bir tuğla

AİHM Cumhuriyet gazetesi kararı: Duvardaki başka bir tuğla

Mahkeme, ihlâl kararıyla Türkiye’deki yargı organlarının hak ve özgürlüklere yaklaşımı ile AİHM standartları arasındaki derin uçurumu gösterdi. Ancak tutuklamanın siyasî olduğuna ilişkin şikâyetlerle ilgili olumsuz kararı bu alandaki gelişiminde geriye düştüğü endişesi yaratıyor

 

CANAN COŞKUN

 

Cumhuriyet gazetesinin eski yöneticilerinin, siyasî iktidar ve destekçilerinin gazeteyi o dönem susturmak için Ekim 2016’da başlattıkları operasyon kapsamında hapse konulmalarıyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptıkları başvuru geçtiğimiz hafta karara bağlandı. Mahkeme, Türkiye’yi mahkûm ettiği kararda, Musa Kart, Güray Öz, Bülent Utku, Murat Sabuncu, Akın Atalay, Önder Çelik, Mustafa Kemal Güngör ve Hakan Kara’nın kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüğünün ihlâl edildiğine hükmetti. Karar bu açıdan Türkiye’de hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiğinin tespitiydi ancak eksikti.

 

Mahkeme, başvurucuların tutuklamanın siyasî nedenlerle gerçekleştiğine ilişkin 18. maddenin ihlâl edildiği iddiasını reddetti. Bu iddiayı incelediği bölümde gazetenin eski genel yayın yönetmeni Can Dündar’ın mühimmat yüklü MİT TIR’ları haberi nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından hedef alınmasını hatırlattı. Erdoğan’ın Can Dündar ve Erdem Gül’ü hapisten çıkaran Anayasa Mahkemesi’nin ihlâl kararıyla ilgili “Kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” sözlerinin aktarıldığı kararda şöyle denildi:

 

“Mahkeme, söz konusu davada Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının istihbarat servislerine ait silah taşımak amacıyla kullanılan tırların istikameti hakkında yaptığı açıklamaların doğrudan başvurucuların kendisine değil, o sırada yayın yönetmeni olan Can Dündar’ın şahsı altında bütün Cumhuriyet gazetesine yönelik olduğunu not etmektedir. (…) Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi’nin kararının bağlayıcı olmadığı, kendisini bağlamadığı, bu karara uymayacağı açıklamalarının hukuk devletinin ana ilkeleriyle açıkça çeliştiği doğrudur. Ancak, böyle bir hoşnutsuzluk açıklamasının kendisi, başvurucuların Sözleşme’yle uyumlu olmayan saiklerle tutuklandığının delili olmaya yetmez.”

 

Bu eksikliği mahkemenin Litvanyalı hakimi Egidijus Kūris’in muhalefet şerhinden anladık. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. maddesinde düzenlenen, hak kısıtlamalarının gizli bir amaca hizmet edemeyeceğine ilişkin hükmün de ihlâl edildiğini belirten Kūris’e göre Cumhuriyet davasında suçlamalar politikti ve bunlar birer başarısız hukuk kisvesi ile örtülmeye çalışıldı. Pink Floyd ve Bob Dylan’ın şarkılarına yaptığı atıflarla mahkemeye sorular soran Kūris’in şerhinden öne çıkan kısımlar şöyle:

 

“Başarısız bir hukuk kisvesi”

 

-- Sözleşme’nin 18. maddesi açıkça ihlâl edilmiştir. Başvurucuların gözaltına alınmalarının, devam eden tutukluluk hâllerinin ve kendilerine karşı yöneltilen cezai suçlamaların politik bir yanının olmasının yanında bunlar birer başarısız hukuk kisvesi ile örtülmeye çalışılmış ve aynı şekilde verilen hüküm de politik müdahalelerle lekelenmiştir. Hukuk devletinin temel ilkeleri göz ardı edilmiştir. Bunların hepsi resmî makamların güttüğü politikadan kaynaklanmaktadır. Başka türlü devlet makamı için kritik olan bir gazetede çalışan gazetecilere, editörlere veya yöneticilere karşı alınan önlemlerin -resmî makamların gözünde- yayın politikasını değiştirdiği ve “okurlarının dünya görüşü ile açıkça zıtlaşan” bir tutum benimsediğinden bahisle değerlendirilmesi mümkün olabilir mi?

 

 

“Gazeteciler üzerinde kişisel sansür”

 

-- Mahkeme, başvurucuların aldığı cezaların cüz’i bir caydırıcılığın ötesinde Hükümetin işleyişi ve politik konular hakkında gazetecilik yapan herkes için kişisel sansüre neden olabileceğini kabul etmiştir. Ee ne olmuş? “Sonuçta, bu da duvardaki başka bir tuğla”.

 

 

“Cumhurbaşkanının açıklaması masum olamaz”

 

-- Mahkeme, Cumhurbaşkanı’nın -bir tanesi “açıkça hukuk devleti ilkesinin temeline zıt olarak” nitelendirilmiş- açıklamalarının “bizzat başvuruculara değil, bütün Cumhuriyet gazetesine Can Dündar’ın yayın yönetmenliği doğrultusunda yöneltildiğini ve bu nedenle haklı kılındığını” kabul etmiştir. Bu ne anlama gelmektedir: Gazetenin “tamamının” kendi başına var olduğunu ve kendisinin editörlerinden, gazetecilerinden ve yöneticilerinden bağımsız olduğu anlamına mı gelmektedir? Buna kim inanır? Ayrıca “memnuniyetsizliğin dile getirilmesinin (AYM kararı hakkında)” başvurucuların cezasının Sözleşme ile bağdaşmayan bir saikle verildiği kararının verilmesi için yeterli olmayacağı belirtilmiştir. Buradaki sorun, neyin yargı üzerindeki politik baskının masum bir “memnuniyetsizlik belirtisi” olarak nitelendirilmesine neden olduğudur. Cumhurbaşkanınca yapılan açıklama, bütün olaylara bakıldığına, her şey olabilir ancak masum olamaz. Nitekim bu bir niyet açıklamasıdır - “Rüzgarın yönünü anlamak için meteoroloji uzmanına ihtiyaç duyulmaz”

 

 

“Tehdit havada kalmadı, gerçekleştirildi”

 

-- Cumhurbaşkanı’nın “Bu haberi her kim yazdıysa cezasını çekecek, bu iş burada bitmez” açıklamasına rağmen hâlen ortada “saklı bir amacın” olmadığına karar vermek nasıl mümkün olabilir? Bu tehdit havada kalmamış, bizzat gerçekleştirilmiştir. (…) Ülkedeki en güçlü politik aktörün ilgili haberi yazan kişiye yönelttiği doğrudan tehdidine ne demeli? Bu da mı sadece “memnuniyetsizlik” belirtisi? Yoksa bu açıklama da kişilere değil ancak gazetenin geneline mi yöneltilmiş? Ayrıca bu açıklama “bir yargı kararının arkasındaki art niyetin” var olduğu “belli durumlardan” biri midir?

 

 

“Geri adım endişesi”

 

-- Mahkeme, on yıllardır 18. maddenin ihlâl edilebilmesi için “inkâr edilemez ve doğrudan” bir kanıtın varlığını aramıştır. Mahkeme’nin “hukukî anlamda delil” yaklaşımının aşırı sınırlayıcı olması ve 18. madde kapsamında ihlâl olduğunu saptamaması, rejimler arasında cezasızlık duygusunu ve Sözleşme’nin muhaliflerini devlet eli ile zulmeden “önemli kişilerle” karşılaştığında geri adım attığı endişesini güçlendirmektedir. Bu durum Mahkeme’nin imajını zedelemektedir.

 

 

“Ufuk bir adım uzağa taşındı”

 

-- 18. maddeye ilişkin şikâyetlerin değerlendirmesindeki gelişme süreci hâlen ufukta bir yerlerdedir. Bu dava sadece o ufku bir adım uzağa taşımıştır.

 

 

“AİHM hukuksuzluğu tespit edene kadar atı alan Üsküdar’ı geçti”

 

Cumhuriyet gazetesinin tutuklu yazar ve yöneticileri AİHM’e Mart 2017’de başvurmuştu. AİHM de yaptığı açıklamada dosyanın öncelikli inceleneceğini belirtti ancak aradan geçen yaklaşık dört yılda gazeteciler peşinen cezalandırıldı. Gazetenin o dönemki İcra Kurulu Başkanı avukat Akın Atalay, operasyon başladığı sırada yurtdışında olduğu için gözaltına alınmamıştı. Atalay hakkında birkaç gün sonra yakalama kararı çıkarıldı. Tutuklanacağını bilerek yurda dönen Atalay, kaçma şüphesi olduğu iddiasıyla tutuklandı ve 1,5 yıla yakın hapiste tutuldu. Atalay’a AİHM’in verdiği kararın karşılaşılan adaletsizlikleri tamir edip etmediğini sorduk.

 

Akın Atalay: 24 Temmuz 2017’de, ilk duruşmada, savunmama şöyle başlamıştım: Bu davanın iki amacı var: Birincisi Cumhuriyet gazetesinin yönetimini, doğal olarak yayın politikasını iktidarın talimatı ile değiştirmek, ikincisi de bu davada yargılanan gazetecilere ve onların üstünden diğer gazete ve gazetecilere gözdağı vermek, görevlerini layıkıyla yapmaları hâlinde cezalandırılacaklarını açık bir şekilde göstermektir.

 

Her iki amaca da ulaşıldı. Yani, AİHM bizim tutukluluğumuzun haksızlığını, hukuksuzluğunu tespit edene kadar “atı alan çoktan Üsküdar’ı geçti.” Şimdiki karar, bir yanıyla “bad’el harab-ül basra” (Basra harap olduktan sonra), diğer yanıyla hukukun siyasî iktidarın amaçlarına hizmet eden bir silah olarak kullanıldığını, memlekette kişi özgürlüğü ve güvenliği ile ifade ve basın özgürlüğünün sadece kâğıt üstünde kalan, gerçek hayatta karşılığı olmayan bir söylem olduğunu söyleyenleri teyit eden bir karar.

 

Bizler, tutuklandıktan iki ay sonra Anayasa Mahkemesine, ondan üç ay sonra da AİHM’e başvurduk. Geçen süreçte en azı 11 ay ile en çoğu 18 ay arasında olacak şekilde cezaevine kapatıldık, özgürlüğümüz gasp edildi. Anayasa Mahkemesi bu hukuksuzluğa karşı başvurumuzu çok uzun süre incele(ye)medi, biz en nihayet hüküm giyip tahliye edildikten bir yıl sonra, verilecek kararın bizim özgürlüğümüzün kısıtlanmasına bir etkisi kalmadığı zaman gündemine aldı. O aşamada bile tutuklamaları hukuka uygun buldu.

 

Anayasa Mahkemesinden 1,5 yıl sonra, geçtiğimiz hafta AİHM oybirliği ile tutuklamaların hukuka aykırı olduğuna ve ifade/basın özgürlüğüne hukuksuz olarak müdahale edildiğine karar verdi. Hem de oybirliğiyle...

 

Bu durum, Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi de dahil yargı organlarının kişi özgürlüğü ve güvenliğine, ifade ve basın özgürlüğüne yaklaşımı ve zihniyeti ile Avrupa ve AİHM standartları arasındaki derin uçurumu gösteriyor.

 

AİHM kararı, Sözleşmenin 18. maddesi yönünden ihlâl iddiamıza, yani bu tutuklamaların bir hukukî hata, bir yorum ve değerlendirme farkı nedeniyle değil, bilakis en başta belirttiğim siyasî amaçları gerçekleştirmek için bilerek yapıldığı, gizlenmek, örtülmek istenen asıl amacın bu olduğu yönündeki iddiamız konusunda ise, bu hususa dair “makul şüpheler olmakla birlikte doğrudan delil olmadığı için” ihlâl kararı vermediğini belirtti. Mahkemenin bir yargıcı bu konuda ayrıntılı, derinlikli bir muhalefet şerhi yazarak 18. madde yönünden de ihlâl kararı verilmesi gerektiğini savundu.

 

İşin trajik yanı ise bu mağduriyet ve ihlâllere yol açmakta görev üstlenen yargı görevlilerinin bu hizmetleri karşılığında iktidar sahipleri tarafından HSK üyesi, Yargıtay üyesi, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak atanmak suretiyle ödüllendirilmeleri oldu. Şimdi, bu koltuklara bu şekilde oturanlarla adalet ve hukuk reformu yapılacağı ilan ediliyor. Şaka gibi…

 

Keşke, Türkiye’de yargının hâlini görmek için bütün hâkim, savcı, avukat, akademisyen, siyasetçi, kim varsa herkes bu muhalefet şerhini okusa...

 

Demirtaş ve Kavala kararları

 

AİHM, Sözleşme’nin 18. Maddesiyle ilgili şu ana kadar 18 tane ihlâl kararı verdi. Bunlardan iki tanesi Türkiye’ye karşı açılan Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala başvurularında verildi. AİHM’in 18. madde şikâyetleriyle ilgili aradığı şartları nasıl değerlendirdiğini AİHM Eski Yargıcı Rıza Türmen ve Demirtaş davasını AİHM’e taşıyan avukatlardan Benan Molu’ya sorduk.

 

Rıza Türmen: AİHM uzun yıllar 18. madde şikâyetlerini incelemeyi reddetti. Bunu çok ağır bir ispat yükü arayarak, insan haklarıyla ilgili çalışan sivil toplum kuruluşlarının, üçüncü tarafların verdikleri bilgilerin "siyasal" olduklarını belirterek yaptı. Ancak Merabishvili/ Gürcistan kararından sonra tutum değiştirdi. Davaya müdahil üçüncü tarafların verilerini göz önünde bulundurdu. 18. madde şikâyetlerini inceleyerek ihlâl bulmaya başladı. Demirtaş ve Kavala kararları bu yeni tutumun örnekleri. Sabuncu ve diğerleri kararında ise bir geriye gidiş, eski tutuma dönüş görüyoruz. Üçüncü tarafların görüşleri hasıraltı ediliyor, Cumhurbaşkanının tehdit dolu beyanı yeterli görülmüyor. Kūris muhalefet görüşünde bunları söylüyor haklı olarak. Bu karar bu davaların siyasal davalar olduğu ve yürütmenin parmağı bulunduğu gerçeğini örter. Ancak kararın kesin olmadığını, Büyük Daire'ye gidebileceğini ve oradan farklı bir karar çıkma olasılığının bulunduğunu da unutmamak gerek.

 

“İyi niyet varsayımı”

 

Benan Molu: Yargıç Kūris’in de şerhinde kısaca özetlemeye çalıştığı üzere içtihat gelişimine bakacak olursak 18. madde ile ilgili olarak mahkeme her zaman şunu söylüyordu: Benim bir uluslararası mahkeme olarak, bir taraf devletin -siyasi, ekonomik ya da başka bir sebep olabilir- Sözleşme’de öngörülmeyen başka bir amaçla, bir art niyetle ya da daha farklı bir gizli amaçla hareket ettiğine karar verebilmem çok zor.

 

Çünkü uluslararası hukuk kurallarına göre devletlerin iyi niyetle hareket ettiği varsayımı üzerinden gitmesi gerekiyordu. Fakat bir noktadan sonra, özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonraki süreçte, demokratik ülkelerde ve Türkiye, Rusya, Polonya ve Macaristan gibi ülkelerde demokratik devletin dışına çıkılmaya başlanması, popülizmin artmasıyla birlikte insan hakları ihlâllerinin de özellikle hak savunucularına, muhaliflere, avukatlara, milletvekillerine, gazetecilere yönelmesiyle birlikte bir anda mahkemenin de radarına girmeye başlayan bir madde.

 

“Bir ileri iki geri”

 

Mahkeme, 18. maddeden ilk ihlâl kararını 2004 yılında verdi. Ondan sonra 2016’ya gelene kadar verilen kararların birinde bu maddeden ihlâl var, ikisinde yoktu. Bir ileri iki geri şeklinde devam etti. Bunun en temel sebebi aslında, Kūris’in de eleştirdiği, bu katı ispat yükü ve delil standardı.

 

“Devletler hak ihlâllerinde profesyonelleşti”

 

Bu zamana kadar mahkeme kötü niyeti doğrudan ve inkâr edilemeyecek delilerle ispat etmeyi şart koşuyordu. İhlâl bulduğu ilk davalar hep bu şekilde inkâr edilemeyecek ve doğrudan delillere dayanan örneklerdi. Örneğin, savcı cezaevinde senin yanına geliyor ve “Bana bir kişiyle ya da kurumla ilgili bilgi verirsen seni serbest bırakacağım” yazan bir delil bırakıyor. Devletlerin 90’lı yıllarda belki böyle hareket etmesi mümkündü. Fakat doktrinde de sürekli söylendiği gibi artık hak ihlâllerinin işlenmesi konusunda devletler de profesyonelleşti. Bu yüzden hiçbir devlet arkasında “Merhaba, bana bilgi verirsen seni serbest bırakacağım. Bir dost.” diye bir mektup bırakmayacak haliyle.

 

Bir başvurucunun -bu kişilerin çoğunun cezaevinde olduğunu, avukatlarının bu dosyalardaki bilgilere ulaşmasının çok zor olduğu unutmayalım- ne ile suçlandığını bilmesinin bile çok zor olduğu bir yerde bu iddiaları tek başına ispatlamak çok zor.

 

“Gazetecilerle ilgili ilk olacaktı”

 

Bu zamana kadar verilen bütün 18. madde ihlâli kararları ya Demirtaş gibi muhalif milletvekillerinin özgürlüklerinden alıkonulmasına yönelikti ya da Kavala gibi hak savunucularına yönelikti. Cumhuriyet kararı gazetecilerin basın faaliyetleri sebebiyle, yayın politikaları sebebiyle gözaltına alınıp tutuklanmalarıyla ilgili ilk 18. madde ihlâli kararı olacaktı. Bu benzer durumda olan başka insanlara da etki edebilecek bir karar olacağı için ayrıca önemliydi.

Yukarı