Expression Interrupted

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.

ANALİZ | AİHM’nin Ahmet Altan kararı üzerine bir değerlendirme

ANALİZ | AİHM’nin Ahmet Altan kararı üzerine bir değerlendirme

AİHS değerlerinin AİHM tarafından bile gereken cesaretle savunulamamasının yarattığı hayal kırıklığı belki de son yıllarda AİHM’ye yönelen eleştirilerin de gerçek sebebidir

 

EMEL ATAKTÜRK*

 

Bu yazı, gazeteci Ahmet Hüsrev Altan tarafından yapılan 13252/17 numaralı bireysel başvuruya ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesinin vermiş olduğu 13 Nisan 2021 tarihli kararın değerlendirilmesini amaçlıyor.

 

Değerlendirme başvuruya giden süreçte yaşanan olaylar; olayların AİHM tarafından ele alınışı ve karar ve kararın değerlendirilmesi olmak üzere üç ana başlık içeriyor.

 

Başvuruya giden süreçte yaşanan olaylar

 

Gazeteci Ahmet Altan hakkında, 15 Temmuz darbe girişiminden bir gün önce gazeteciler Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak ile birlikte katıldığı Can Erzincan TV adlı kanalda yayınlanan bir programda “darbe çağrışımıyla subliminal mesajlar verdiği” iddiasıyla 10 Eylül 2016 tarihinde gözaltı kararı verildi. 

 

Altan’a diğer şüphelilerle birlikte yöneltilen suçlama “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ve Cumhurbaşkanını tehdit ettiği, darbe girişimi öncesinde FETÖ/PDY ile fikir-eylem birliği içerisinde olmadan darbeyi bilmesinin ve bunu bir gün önce kamuoyu algısını şekillendirecek biçimde beyan etmesinin mümkün olamayacağı, … demokratik düzende darbe girişimini desteklemenin ve seçilmiş hükümeti tehdit etmenin basın veya ifade hürriyetiyle açıklanamayacağı, bu nedenle darbe girişiminde bulunan terör örgütü mensubu bir kısım asker şahıslarla iştirak halinde atılı suçu işlediği…”şeklindeydi.

 

Altan’ın gözaltı süreci 22 Eylül 2016 tarihine kadar sürdü. Gözaltı sonrası, Altan “darbeye teşebbüs, FETÖ/PDY yapılanmasına yardım yataklık/örgütün propagandasını yapmak” suçlamalarından önce serbest bırakıldı daha sonra Cumhuriyet başsavcısının itirazı üzerine yeniden tutuklandı. Avukatlar tarafından tutuklama kararlarına yapılan itirazlar Altan’ın tutukluluğunun orantılı bir tedbir olduğu gerekçesiyle sürekli olarak reddedildi.

 

Altan ve diğer şüpheliler hakkında hazırlanan 11 Nisan 2017 tarihli iddianame İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. İddianamede Altan, kardeşi Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında Can Erzincan TV’deki sözleri gerekçe gösterilerek “darbe girişimini önceden bildikleri ve darbe girişimine zemin hazırlayan söylem ve propagandalarda bulundukları” öne sürüldü ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimine “müşterek fail” olarak iştirak etme suçlaması yapıldı. Yargılama sürecinde, 15 Temmuz 2016'da Can Erzincan TV'de yayınlanan TV programındaki konuşması, Taraf gazetesinde Balyoz davasına ilişkin olarak yaptığı yayınlar ve yazdığı "Mutlak Korku," "Ezip Geçmek" ve "Montezuma" başlıklı üç yazı Altan aleyhine suç işlediğinin delili olarak gösterildi.

 

Yaklaşık bir yıl süren yargılama sonunda İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi 16 Şubat 2018 tarihinde Türk Ceza Kanunu (TCK) 309. maddesi uyarınca başvurucunun, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis ile cezalandırılmasına karar verdi. Anılan karar istinaf sürecinde değişmedi ancak Yargıtay tarafından bozuldu.

 

Bozma üzerine yeniden yapılan yargılamada Altan “hiyerarşik yapının bir parçası olmaksızın terör örgütüne bilerek yardım ve yataklık etmek” suçlamasıyla mahkûm edildi; toplamda on yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı ve tutuklu olduğu süre hesaba katılarak adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Ancak savcılık itirazını takiben yeniden hapse girdi.

 

Altan süreç içinde yapılan tutukluluğa itirazların reddi üzerine Kasım 2016’da Anayasa Mahkemesine (AYM) başvurarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğini ve bunun yanı sıra tutukluluk koşullarının insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele içerdiğini ifade etti. Başvuru ihlal olmadığı kararıyla sonuçlandı.[1]

 

Ocak 2017’de Altan aynı gerekçelerle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de (AİHM) başvuruda bulundu. AİHM 2. Dairesi, 13 Nisan 2021 tarihinde çoğunluk nisabıyla verdiği kararında Altan’ın başvurusunda dile getirdiği şikâyetlerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS/Sözleşme) 5. (özgürlük ve güvenlik hakkı) ve 10. maddeleri (ifade özgürlüğü) bakımından ihlal buldu, 18. madde açısından ise (haklara getirilecek kısıtlamaların sınırlanması) ihlal olmadığına karar verdi.[2]

 

Olayların AİHM tarafından ele alınışı ve karar

 

a) Derogasyonun etkisi

 

Hükümet Altan’ın yaptığı başvuru ile ilgili olarak, AİHS’nin 15. maddesi uyarınca 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin Türkiye bakımından ulusun varlığını tehdit eden bir tehlike oluşturduğunu, Sözleşme’nin tanıdığı haklar kapsamında derogasyonun Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine 21 Temmuz 2016 da bildirildiğini, tutuklama ve diğer tedbirlerin  durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklere uygun olduğunu ve Altan’ın başvurusunun bu çerçevede değerlendirilmesi ve reddedilmesi gerektiğini savundu.

 

Dosyaya görüş sunan BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü ve sivil toplum kuruluşları ise darbe girişimi sonrasında Olağanüstü Hâl (OHAL) ilanını haklı çıkaran koşulların ortadan kalktığı dönemden itibaren derogasyona dayanarak bireylerin haklarının uzun süreli olarak kısıtlanamayacağını, Altan’ın tutukluluğunun durumun zaruretinin kesin suretle gerekli kıldığı bir tedbir olarak kabul edilemeyeceğini ifade etti.

 

AİHM derogasyonun etkisini incelerken, askeri darbe girişiminin Sözleşme anlamında “ulusun hayatını tehdit eden bir olağanüstü hâlin” varlığını ortaya çıkardığını ve Altan’ın 10 Eylül 2016 tarihinde gözaltına alınıp 23 Eylül 2016 tarihinde tutuklanmasının darbe girişimi ve olağanüstü hâl ilanından çok kısa bir süre sonra gerçekleştiğini kabul etmekle birlikte, mevcut şartlar altında tutukluluğun zaruri bir tedbir olup olmadığını ve bu tedbirin uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülüklerle uyumlu olup olmadığını esasa ilişkin şikâyetlerle birlikte değerlendireceğini belirtti.

 

 b) AİHS 5. maddesinin ihlali iddiası bakımından yapılan inceleme

 

AİHM’ye yaptığı başvuruda Altan tutukluluğunun makul bir şüpheye dayanmadığını, tutuklu kaldığı süre boyunca herhangi bir suç işlediğine dair makul bir şüphenin mevcut olmadığını ve itham edildiği suçları işlediğine dair tarafsız bir gözlemciyi tatmin edecek hiçbir olay veya bilgi de bulunmadığını ileri sürdü. Altan ayrıca Türkiye’de yerel makamların darbe girişimini muhalif sesleri susturmak için bir bahane olarak kullandıklarını ileri sürdü. (p.113 vd.)

 

Altan, Taraf gazetesinde yayımlanan ve “Balyoz davası” olarak bilinen yargılamaların önünü açtığı iddia edilen belgeleri gerçek olduğuna inandığı için yayımladığını, ayrıca kendisinin Taraf gazetesinden 2012’de ayrıldığını, Balyoz operasyonunun ise 2013’te başladığını belirtti. Yazılarıyla darbe girişimine yol açtığı iddiasına karşılık olarak ise bu yazılarında yalnızca siyasi gelişmelerle ilgili endişelerini dile getirdiğini ve bu tür endişelerin meşru eleştiri olarak görülmesi gerektiğini ifade etti.

 

Altan başvurusunda her türlü darbeye karşı olduğunu ve gazeteci olarak FETÖ/PDY üyeleriyle temas kurmuş olsa bile, bunun herhangi bir suç faaliyetine karıştığını anlamına gelemeyeceğini ifade etti.

 

AİHS 5. madde ile ilgili şikâyetler konusunda Hükümet, FETÖ/PDY'nin silahlı bir terör örgütü olduğunu, örgütün asıl amacının hükümeti devirerek devleti ele geçirmek ve totaliter bir sistem kurmak olduğunu, örgütün askeri kurumlardan yargı kurumlarına, kamu kurum ve kuruluşlarından medya organlarına kadar sızdığını ve algıları manipüle etmeye çalıştığını belitti. Hükümet bu bağlamda Altan aleyhine başlatılan yargısal işlemlerin hiçbir şekilde kendisinin gazeteci olarak yürüttüğü faaliyetlerle ilgili olmadığını, terör örgütü üyesi olarak Anayasal düzeni, Meclisi ve Hükümeti devirmeye teşebbüs şüphesiyle tutuklandığını ve tutuklu kaldığını beyan etti. (p.118 vd.)

 

Altan’ın dosyasına Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü ve sivil toplum kuruluşları müdahil olarak görüş sundu. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri görüşünde özet olarak; gözaltına alınıp sorgulandıktan sonra serbest bırakılanlar hariç olmak üzere, OHAL süresince 210 gazetecinin tutuklandığını, son çare olarak görülmesi gereken tutuklamanın Türkiye’de yaygın olarak kullanılan bir tedbir olduğunu, gazetecilere tutuklandığı vakaların çoğunda terör eylemlerine katıldıklarını doğrulayan herhangi bir kanıt olmaksızın terörle ilgili suçlamalar yöneltildiğini belirtti. Komiser, suçlamaların zayıflığı ve bu tür durumlarda tutuklu yargılama emrini veren kararların siyasi niteliği karşısında şaşkına döndüğünü ifade etti. BM Özel Raportörü de benzer şekilde olağanüstü hâl ilanından bu yana, çok sayıda gazetecinin, yeterli delil olmaksızın muğlak ifadeli suçlamalara dayanılarak tutuklandığını kaydetti. (p.119, 120, 121)

 

Esasa ilişkin incelemesinde Mahkeme kendi içtihadına göre yakalama veya tutuklamanın üç koşulu karşılaması gerektiğini belirti: Birincisi, ilgili kişinin bir suç işlemiş olabileceğine dair tarafsız bir gözlemciyi tatmin edecek güçlü olgular veya bilgiler olmalı ve suçlama "makul şüpheye" dayanmalıdır. İkinci olarak, yakalama veya tutuklamanın amacı, ilgili kişiyi “yetkili bir yasal makam” önüne getirmek olmalıdır. Üçüncüsü bir gözaltı veya tutuklama, herhangi bir özgürlükten yoksun bırakma tedbirinde olduğu gibi, "yasal" ve "yasayla belirlenen bir usule uygun" olmalıdır. (p.126)

 

Mahkemeye göre “makul şüphenin” varlığı ayrıca delil olarak değerlendirilen unsurların iç hukuka göre suç olarak değerlendirilebilmesini gerektirir. Dolayısıyla, tutuklanan bir kişinin suçlamasına dayanak gösterilen eylemler, işlendiği sırada suç oluşturmuyorsa, açıkça "makul şüphe" olamaz. Mahkeme ayrıca sadece ilk gözaltı ve tutuklama sırasında değil devam eden tutukluluk boyunca da makul şüphe olduğunun ve şüphenin devam ettiğinin gösterilmesi gerektiğine işaret etti. (p.127,128)

 

Mahkemeye göre, Altan’ın başvurusunda taraflar arasındaki uyuşmazlık Altan’ın suçlama konusu yapılan yazılarının ya da Can Erzincan TV’de 14 Temmuz 2016 akşamı yaptığı konuşmanın içeriğinden ya da bu yazı ve konuşmanın Altan’a ait olup olmamasından değil, söz konusu yazı ve ifadelerin suç teşkil eden davranış olarak sınıflandırılmasının mümkün olup olmamasından kaynaklanmaktaydı. (p.135)

 

Mahkeme, suçlama konusu yazılar ve bahse konu TV programındaki açıklamaları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Altan’ın hükümeti devirmeye teşebbüs ettiği veya terör örgütüne üye olduğu veya örgütün üyesi olmaksızın yasadışı örgüt adına suç işlediği yolunda makul bir şüphenin varlığını ortaya koymadığı kanaatinde olduğunu belirtti. Bu yazılar Mahkemeye göre gazetecilik faaliyetinin bir parçası olarak yazılmıştır ve başvurucunun Cumhurbaşkanının siyasi yaklaşımına yönelik eleştirileri, 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle ilgili önceden bilgi sahibi olduğunun bir göstergesi olarak görülemez ve tutuklamaya gerekçe gösterilemez. (p.136, 137)

 

Mahkemeye göre adli makamlar önündeki tüm materyaller sonuç olarak üç grupta incelenebilir: Birinci grup, başvurucunun Balyoz davasına karışması ve Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni olarak pozisyonuyla ilgilidir. İkinci grup, başvurucu tarafından yazılan "Mutlak Korku", "Ezip Geçmek" ve "Montezuma" başlıklı üç yazıyla ilgilidir. Son olarak, üçüncü grup, başvurucunun 14 Temmuz 2016'da Can Erzincan TV'de yayınlanan TV programındaki açıklamalarıyla ilgilidir. (p.139)

 

Birinci gruptaki materyallere dayanan suçlamalarla ilgili olarak Mahkeme, Altan’ın 2007-2012 arasında Taraf gazetesinde çalıştığını, 2012 yılında istifa ettiğini, suçlamaların  ise 2016 yılında gündeme geldiğini belirterek Balyoz davasının 2012 yılında gerçekleştiğini ve Altan’ın olaylardan dört yıldan fazla bir süre geçtikten sonra gözaltına alınıp tutuklanmasının gerekli bir tedbir olarak kabul edilmesinin beklenemeyeceğini, ayrıca soruşturmanın hiçbir aşamasında yerel makamların herhangi bir somut delil ortaya koyamadığını belirtti (p.135, 141)

 

Mahkeme ikinci gruptaki materyaller, yani başvurucunun darbe girişiminden kısa bir süre önce yazdığı "Mutlak Korku", "Montezuma" ve "Ezip Geçmek" yazılarına ilişkin olarak, Altan’ın bu yazılarda hükümet politikaları hakkındaki görüşlerini ifade ettiğini, yazılarda yer alan ifadelerinin bir bütün olarak incelenmesi gerektiğini, başvurucunun yazılarda kullandığı metaforların darbe hakkında önceden bilgi sahibi olduğu ve kamuoyunu manipüle etmeye çalıştığı anlamında kesin bir gösterge olarak değerlendirilemeyeceğini saptadı. (p.143)

 

Mahkemeye göre, Altan’ın yazılarının içeriği Devlet veya nüfusun bir kesimi tarafından saldırgan, şok edici veya rahatsız edici bulunabilir. Bununla birlikte, Mahkemenin görüşüne göre, tutukluluğunu haklı çıkaran başka gerekçeler ve kanıtlar ileri sürülmedikçe bu yazılar başvurucunun atılı suçları işlemiş olabileceği konusunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edecek deliller değildir. "Makul şüphe" kavramı, Sözleşme'nin 10. maddesi uyarınca başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını zedeleyecek kadar geniş kapsamlı bir şekilde yorumlanamaz (p.143)

 

Üçüncü gruptaki materyale dayanarak yapılan suçlama Altan’ın 14 Temmuz 2016 tarihinde Can Erzincan TV'de yayınlanan bir televizyon programında FETÖ/PDY'nin talimatları doğrultusunda Cumhurbaşkanı ve Hükümete karşı kamuoyunu manipüle etmek amacıyla konuşma yaptığı şeklindedir. Altan’ın tutukluluğuna karar veren adli makamlar “Türkiye’de gerçekleşmiş askeri darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise Erdoğan bugün aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor” ve “Yakında Hükümetten ayrılacak ve yargılanacak” şeklindeki ifadelerini Altan’ın ertesi gün gerçekleşecek darbe teşebbüsüne ilişkin önceden bilgi sahibi olduğu şeklinde yorumlamıştır. (p.144)

 

AİHM, başvurucu Altan’ın bahse konu TV programında ifade ettiği ve yukarda alıntılanan sözlerinin bağlam dışına çıkarılmadan bütünlük içinde incelenmesi gerektiğini ve böyle bakıldığında Altan’ın ifadelerinin şiddet çağrısı olarak yorumlanamayacağını ve ifade özgürlüğü sınırları içinde kaldığını saptadı. Mahkeme Altan’ın olası bir darbe veya iç savaş konusunda halkı uyarmasının başvurucunun tutukluluğunu haklı gösteremeyeceğinin altını çizdi. (p.145)

 

Mahkeme genel olarak başvurucunun suçlamalara ve tutuklamaya konu eylemlerinin iç hukuk ve Sözleşme tarafından güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüğünün kullanımına dahil olduğunu saptadı ve Sözleşme’nin 5/1 maddesinin bu sebeplerle ihlal edildiği sonucuna vardı. (p.147, 148, 151).

 

Mahkeme mevcut davanın koşullarında, başvurucunun soruşturma dosyasına erişiminin kısıtlanması kararı nedeniyle iddialara etkin bir şekilde itiraz etme olanağına da sahip olmadığını saptadı ve bu nedenle Sözleşme'nin 5/4 maddesinin de ihlal edildiği sonucuna vardı. (p.161, 164, 166)

 

c) Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali bakımından yapılan inceleme

 

Ahmet Altan, başvurusunda yazdığı yazılarda ve yayınlanan televizyon programında dile getirdiği görüşlerin ifade özgürlüğü sınırları içinde olduğunu, yorumlarında hiçbir şekilde şiddete tahrik olmadığını beyan ederek tutuklanmasının ve yargılanmasının Sözleşme'nin 10. ve 17. maddelerinin ihlali olduğunu savundu. (p.193, 196, 197)

 

Hükümet ise Altan’ın tutukluluğuna ilişkin kararın Sözleşme'nin 10. maddesi anlamında bir müdahale teşkil etmediğini, zira başlatılan yargılamanın başvurucunun gazetecilik faaliyetleri ile ilgili olmadığını, 15 Temmuz 2016 olayları göz önüne alındığında, askeri darbe çağrısının ifade özgürlüğünün kapsamına girmediğini ve bir şiddet çağrısı olarak görülmesi gerektiğini ileri sürdü (p.199, 203)

 

AİHM dosyasına üçüncü taraf olarak müdahil olan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, BM Özel Raportörü ve sivil toplum kuruluşları ise Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlallerinin özellikle OHAL ilanından sonra daha da yaygınlaştığını vurguladılar. İnsan Hakları Komiseri mahkemeye sunduğu görüşünde, Türk savcılarının ve mahkemelerinin terörle mücadele mevzuatını çok geniş bir şekilde yorumladıklarını, Hükümet yetkililerine karşı muhalefet veya eleştirilerini ifade eden birçok gazetecinin herhangi bir somut delil olmaksızın, yalnızca gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklandığını, çoğu zaman gazetecilerin soruşturma dosyalarında bulunan yegâne delilin, gazetecilik faaliyetleriyle ilişkili olduğunu belirterek, Hükümetin gazeteciler aleyhine başlatılan cezai kovuşturmaların mesleki faaliyetleriyle bağlantılı olmadığı yönündeki iddiasının güvenilirlikten yoksun olduğunu belirtti. Komiser, darbe girişimi veya terör örgütlerinden kaynaklanan tehdidin hak ve özgürlüklere ciddi müdahale gerektiren tedbirleri haklı kılamayacağını ifade etti. (p.204-209)

 

Mahkeme başvuruyu kabul edilebilir bularak esas açısından yaptığı incelemede Sözleşmenin 10. maddesinin 2. paragrafında korunan ifade özgürlüğünün yalnızca hoşa giden, zararsız veya önemsiz kabul edilen "bilgi" veya "fikirler" için değil, aynı zamanda Devleti veya nüfusun bir kesimin rahatsız eden veya sarsan fikirler için de geçerli olduğunu, bu durumun çoğulcu ve demokratik bir toplum için vazgeçilmez olduğunun altını çizdi. (p.212)

 

Mahkeme özellikle basın özgürlüğünün kamuoyuna siyasi liderlerin fikirlerini ve tutumlarını öğrenme ve bunlara ilişkin bir kanaat oluşturma imkânı sağladığını, politikacılara da kamuoyunu ilgilendiren meseleler üzerinde düşünme ve yorum yapma fırsatı tanıdığını, böylece demokratik toplum kavramının temelinde yer alan serbest siyasi tartışmaya herkesin katılabilmesine olanak sağladığını hatırlattı. (p.213) Mahkeme ayrıca halkın da en geniş yelpazede haberlerle ilgili bilgi alma hakkı olduğunu belirterek basının meşhur “kamu bekçisi” rolüne bir kez daha vurgu yaptı. (p.214)

 

Mahkeme Sözleşmenin 10. maddesi ile korunan ifade ve basın özgürlüğü hakkına çok sınırlı gerekçelerle kısıtlama getirilebileceğine dikkat çekerek “Hükümet açısından izin verilebilir eleştirinin sınırlarının, bir vatandaş veya bir politikacı ile ilgili olandan çok daha geniş olduğunun” altını çizdi. Mahkemeye göre, demokratik bir sistemde, “Hükümetin eylem veya ihmalleri yalnızca yasama ve yargı makamları değil basın ve kamuoyunun da yakın incelemesine tabi olmalıdır” ve Hükümetin, rakiplerinin veya medyanın haksız saldırılarına ve eleştirilerine yanıt vermesi için başka yolların mevcut olduğu durumlarda, ceza yargılamasına başvurmaktan kaçınılmalıdır. (p.215)

 

AİHM yine içtihadına atıf yaparak siyasi tartışma özgürlüğünün terör veya şiddet kullanımına çağrıda bulunmamak kaydıyla, yasaklı örgütlerin görüşlerinin özgürce ifade edilmesini de içerdiğini belirtti. (p.216)

 

Kararda, şiddet içeren eylemlere başvurulmasını veya kanlı intikam alınmasını savunmadıkları, destekçilerinin hedeflerine ulaşmak için terör suçlarının işlenmesini haklı çıkarmadıkları veya belirli kişilere yönelik derin ve mantıksız bir nefreti teşvik etmedikleri sürece sözleşmeci devletlerin, toprak bütünlüğünün ve ulusal güvenliğin korunması ile kargaşa veya suçun önlenmesi amaçları kapsamında dahi olsa, ifade özgürlüğüne sınırlama getirmemeleri gerektiği vurgulandı. (p.217)

 

AİHM, bu çerçevede, Altan’ın makaleleri ve ifadeleri nedeniyle tutuklanmasının ve tutukluluğunun devam etmesinin ifade özgürlüğünün kullanımına bir müdahale teşkil ettiği kanaatine vardı ve Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazını reddetti. (p.220, 221)

 

Bu müdahalenin meşru olup olmadığını değerlendiren AİHM, bu amaçla Altan’ın tutukluluğunun "kanunla öngörülmüş" olup olmadığı; 10. maddenin ikinci paragrafında atıfta bulunulan meşru amaçlardan bir veya daha fazlasını güdüp gütmediği ve bu amaçlara ulaşmak için "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığını inceledi. Ancak Altan’ın tutukluluğunun “kanunla öngörülmüş” olma şartını yerine getirmediğin saptayan Mahkeme, müdahalenin meşru bir amacı olup olmadığını ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelemeyi gerekli bulmadı ve Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi. (p.222-226)

 

d) Sözleşme’nin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkındaki inceleme

 

AİHM, Altan başvurusunda Sözleşme’nin 5. maddesiyle ilişkili olarak 18. madde ihlali bulmadı. Karar gerekçesinde AİHM, her ne kadar hükümet Altan’ın tutukluluğunun makul şüpheye dayandığını ispat edememiş olsa da ve bu nedenle Sözleşme’nin 5/1 ve 10. maddelerinin ihlali saptanmış olsa da bunun tek başına 18. madde ihlali bulunduğu sonucuna varılması için yeterli olmadığını savundu.

 

Mahkeme özetle, Altan’a uygulanan yaptırımlarla ilgili olarak öne sürülen amacın, Altan’a isnat edilen suçların hakikaten kendisi tarafından işlenip işlenmediğinin açığa çıkarılması olduğunun gözlemlendiğini (p. 241); Mahkemenin üst düzey kamu yetkililerinin herhangi bir konuşmasında/işleminde Altan’ın tutuklanmasında gizli amaç bulunduğunu ima eden/gösteren bir belgenin dava dosyasında bulunmadığı ve yetkililerin memnuniyetsizlik gösteren her ifadesinin tek başına ve otomatik olarak yargısal kararın arkasında gizli bir amaç olduğunu ve baskın amacın susturma olduğunu gösteren bir delil olarak değerlendirilemeyeceğini (p.242, 243); Altan’ın şikâyetlerini yerel makamlar önünde dile getirebildiği, tutukluluğunun pek çok kez yerel mahkemeler tarafından incelendiği, ayrıca AYM’nin de başvurucunun Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerini dikkatli bir şekilde incelediği ve kararını, çok sayıda karşı oy yazısından anlaşıldığı üzere, derin bir tartışmanın ardından aldığının gözlemlendiğini (p.245); bu bakımdan Sözleşme’nin 5/1 ve 10. maddelerinin ihlal edilmiş olmasının doğrudan 18. maddenin de ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli olmadığını belirtti. (p.240)

 

Altan’ın başvurusunda Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiği iddiasını desteklemek için dile getirdiği unsurların ayrı ayrı ya da bir bütün olarak ele alındığında kendisinin Sözleşme’de öngörülmeyen gizli bir amaçla tutuklandığına hükmetmek için yeterli homojen bir bütünlük oluşturmadığı yargısına varan AİHM (p.246), Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edilmediğine karar verdi. (p.247, 248)

 

Kararın değerlendirmesi

 

Altan’ın başvurusunda Sözleşme’nin 5. maddesi ile bağlantılı olarak 18. madde ihlali bulunmadığı yönündeki karar AİHM tarafından 6/1 çoğunlukla alındı.

 

Bu karara katılmayan Litvanyalı yargıç Egidijus Kuris karşı oy yazısında AİHM nezdinde Türkiye aleyhine gazeteciler tarafından yapılmış çok sayıda bireysel başvuru olduğuna dikkat çekerek Mahkemenin bu başvurulara konu sorunların sürekli olarak tekrar eden ve birbirine benzeyen özelliklerine bütüncül bir perspektifle bakmamasını eleştirdi. (Karşı oy p.3,4)

 

Gerçekten de devletin Türkiye’de basın temsilcilerini gerekçeden yoksun olarak suçladığı, gözaltına aldığı ve yargıladığı durumlar son yıllarda oldukça yaygın bir biçimde tecrübe edilmektedir. Basın mensupları dayanaksız suçlamalarla toplum nezdinde kriminalize edilmekte tehdit, yıldırma ve hırpalama politikaları uygulanarak susturulmaya çalışılmaktadır. Bu yaygınlık bireysel başvurulardaki şikâyetler ancak bütüncül bir bakışla değerlendirildiğinde anlaşılabilir. Şikâyetlerin ardındaki örüntüler ancak şikâyete konu olaylar yan yana konulup değerlendirildiğinde ortaya konulabilir. Yaygın idari ve yargısal pratiğin açığa çıkarılması ve başvuruların bu arka plan içinde değerlendirilmesi hiçbir şekilde her başvurunun kendi şartları içine incelenmesi yükümlülüğüne aykırı değildir.

 

Kuris karşı oyunda Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin müdahil sıfatıyla görüş sunduğu AİHM’ye Türkiye’den yapılmış gazeteci başvurularının bir listesini de sundu. Listede Ahmet Altan başvurusunun yanı sıra, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Murat Aksoy, Sabuncu ve Diğerleri, Ahmet Şık ve Deniz Yücel başvuruları bulunuyor.

 

Listedeki başvuruların çoğu AİHM tarafından sonuçlandırıldı, az sayıdaki kalan başvuru ise halen inceleniyor. Ancak Altan hakkındaki başvuru da dahil şimdiye kadar karara bağlanmış olan dosyalardaki yaklaşım Mahkemenin 5. ve 10. maddeler bakımından ihlal kararı vermekte zorlanmadığını fakat hem Anayasa Mahkemesi incelemelerinin etkililiği hem de 18. madde bakımından değerlendirme yaparken çoğunlukla başvurucu aleyhine olacak şekilde çekimser davrandığını ortaya koyuyor.

 

Muhalif görüşün sahibi yargıç Kuris, İnsan Hakları Komiseri tarafından görüş sunulan başvurular tablosunun izah gerektirmeyecek derecede açık olduğunu ifade ederek Türkiye’nin basın özgürlüğüne ilişkin davranış kalıpları ile AİHM’nin ilgili şikâyetleri ele alırken kullandığı eğilim/kalıpları eleştiriyor ve bu yaklaşımların fildişi kuleler olarak tanımladığı mahkeme salonları dışındaki dünyada hiçbir inandırıcılığı ve karşılığı olmadığını söylüyor. (p.6)

 

Mahkeme Altan kararında 18. maddeye göre hak ve özgürlüklere Sözleşme’ye aykırı bir amaçla sınırlama getirildiği iddiasının, ancak bu amacın davanın temel bir yönü olduğunun ortaya çıkması halinde haklı bulunabileceğini ve Altan başvurusunda bu temel yönün bulunmadığını belirtirken aslında kendi saptamalarıyla da çelişti. Mahkemenin hem Altan’a yönelik suçlamaların yukarıda özetlendiği şekilde “makul şüphe”ye dayanmadığını belirtip ardından 5. madde ile bağlantılı olarak 18. madde ihlali bulmaması son derece çelişkili görünüyor.

 

Türkiye’de gazetecilere yönelik sistematik ifade ve basın özgürlüğü sınırlamalarının susturma amacı kapsamında bilinçli bir politikanın ürünü olduğunu ortaya koyacak bütünlüklü bir değerlendirmeye ancak Mahkemeye Türkiye’den giden tüm benzer konulu başvurulara bir bütün içinde bakılarak varılabilirdi, ancak bu yapılmadı. Mahkeme Merabishvili kararında geliştirdiği metodolojiyi burada bir miktar farklı uyguladı ve şikâyetlerin haklı olup olmadığını salt başvuru özelindeki olaylarla sınırlı değerlendirdi. Türkiye’deki uygulama kalıplarını ve eğilimlerini birlikte ve bütünsel olarak değerlendirip sonuca varmadı.

 

Son söz olarak şunu söylemek mümkün; AİHS’de yer alan değerler, hak ve özgürlükler Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı sözleşmeci devletler tarafından gittikçe daha fazla ihlal ediliyor. Sözleşme değerlerinin AİHM tarafından gereken cesaretle ve her olay karşısında aynı standartlarda korunamaması insan hakları camiasında büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. İlkelerin Mahkeme tarafından sözleşmeci ülkeler arasındaki farklı sosyo/politik dengelerin gözetilmesi kaygısıyla sürekli olarak esnetilmesi belki de Türkiye aleyhine yapılan bireysel başvurularda ihtiyaç duyulan bütüncül yaklaşımın gösterilememesinin de esas sebebi. Ve belki de Sözleşme değerlerinin AİHM tarafından bile gereken cesaretle savunulamamasının yarattığı hayal kırıklığı son yıllarda AİHM’ye yönelen eleştirilerin de gerçek sebebidir.

 

 

* Avukat, insan hakları savunucusu

 


[1] AYM Genel Kurul, Başvuru No: 2016/23668, Başvuru Tarihi: 08.11.2016, Karar Tarihi: 03.05.2019. https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/23668

[2] Kararın İngilizcesi için http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-209444 ; Kararın Türkçe çevirisi için https://anayasagundemi.com/2021/04/28/ihamin-ahmet-husrev-altan-v-turkiye-kararinin-cevirisi Erişim tarihi: 27.05.2021

Yukarı