Expression Interrupted

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.

ANALİZ | AYM’nin çıkmazı: Demirtaş, Kavala ve Altan davaları

ANALİZ | AYM’nin çıkmazı: Demirtaş, Kavala ve Altan davaları

Anayasa Mahkemesi’nin ifade ve basın özgürlüğü ile siyasi faaliyette bulunma hakkına ilişkin başvurularda çelişkili kararlar vermesi etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilmesini tartışmalı hâle getiriyor

 

ALİCAN ULUDAĞ

 

Devlet gücü karşısında yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini korumak ve iktidarın Anayasaya uygun davranıp davranmadığını denetlemekle görevli olan Anayasa Mahkemesi (AYM) gerek verdiği veya veremediği kararlar gerek yeni atanan üyeleri gerekse de siyasilerin yaptığı açıklamalar nedeniyle son dönemde sıkça gündemde.

 

Yürütme erkini elinde tutan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı karşısında “yargı erki” olarak Anayasa Mahkemesi ayakta durmaya ve iktidar gücünü denetlemeye çalışıyor. Ancak AYM’nin, yıllardır tutuklu olan iş insanı ve sivil toplum lideri Osman Kavala, edebiyatçı ve gazeteci Ahmet Altan ve siyasetçi Selahattin Demirtaş başvuruları karşısında verdiği ret kararları, barındırdıkları çelişkiler bakımından etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilmesini tartışmalı hâle getiriyor.

 

AYM’nin diğer yargı organlarına göre daha bağımsız kararlar vermesinde geçmişten gelen üye yapısı etkiliydi, ancak mahkemenin iktidara muhalif kararlar verebilen üyelerin çoğunlukta olduğu yapısının Ocak ayında eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’ın seçilmesinin ardından, dengenin bir adım daha iktidar lehine döndüğü söylenebilir. Mahkemenin 15 üyesinin 7’si Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından seçildi. Yüksek mahkemenin bundan sonra iktidar yörüngesine girip girmeyeceği ise bizzat iktidarın “tarafı” olduğu davalarda vereceği kararlarda anlaşılacak. Kritik kararların artık 7 üyeye karşılık 8 oyla iktidar lehine çıkması sürpriz olmaz.

 

AYM’nin önündeki en büyük risk, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından etkili bir içi hukuk yolu olarak kabul edilmeme olasılığı. AİHM’in, AYM’den çıkacak kararlara göre AYM’yi etkili iç hukuk yolu kabul edip etmeme yetkisi var. Bu nedenle AYM’nin önümüzdeki dönemde vereceği kararlar, yüksek mahkemenin geleceğini belirleyecek.

 

Ancak Anayasa Mahkemesi’nin ifade ve basın özgürlüğü ile seçme ve seçilme ile siyasi faaliyete bulunma hakkı konusundaki son dönemde çıkan kararları, AYM üzerinde kara bulutların dolaştığını gösteriyor. Bugüne kadar 14 bin 273 hak ihlâli kararı veren AYM, ifade özgürlüğüne ilişkin 605, seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına ilişkin ise sadece sekiz ihlâl kararı verdi.

 

Özellikle OHAL döneminden itibaren Türkiye’de onlarca gazetecinin, siyasetçinin ve belediye başkanının cezaevine atıldığı düşünüldüğünde mevcut ihlâl kararlarının sayıca oldukça düşük kaldığı yorumunu yapmak yanlış olmaz.

 

AİHM’de Türkiye aleyhine çıkacak kararlar artabilir

 

AYM’nin bugüne kadar Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Ahmet Altan’ın başvurularında verdiği olumsuz kararlar “etkililik” yönünden soru işaretlerine neden oldu. Bu durum bazı AYM üyelerinin de dikkatini çekmiyor değil. Bu üç dosyadan Kavala ve Demirtaş’a ilişkin bizzat AİHM’in “tutuklamanın siyasi olduğu” sonucuna vardığına dikkat çekmek gerek.

 

AYM, mevcut konumunu kaybederse, Türkiye’de hak ihlâline uğradığını belirten kişiler doğrudan AİHM’e gidebilecek. Yani, AYM iç hukuk yolunda bir aşama olmaktan çıkacak. Bu durum da AİHM’de Türkiye aleyhinde çıkacak karar sayısında ciddi bir artış yaşanmasına neden olacak. AYM’nin bunu göze alıp almayacağı ise şimdilik bilinmiyor.

 

Üstelik, bahsettiğimiz bu üç davada AYM kendi içinde de çelişkiye düştü.

 

Önce AİHM Dairesi, ardından Büyük Daire, HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi olduğuna karar verdi ve tahliye edilmesini istedi. Ancak bu iki karar da uygulanmadı, Demirtaş yerel mahkemenin “hamleleriyle” içeride tutulmaya devam ediliyor. Demirtaş’ın daha önceki başvurusunu reddeden Anayasa Mahkemesi ise kendisini etkili iç hukuk yolu olarak kabul eden AİHM’in bu kararını etkili şekilde uygulamak ve Demirtaş’ın tahliyesini sağlamak konusunda pasif bir tutum sergiliyor. Elbette AİHM, bu durumu bir kenara not etti.

 

Beraat ettiği hâlde tahliye edilmeyen Kavala

 

AYM için bir diğer sınav Osman Kavala dosyası. Gezi davası kapsamında tutuklu olan iş insanı ve aktivist Osman Kavala’nın ilk bireysel başvurusu, 22 Mayıs 2019 tarihinde AYM tarafından reddedildi. AYM’nin bu kararının ardından AİHM, 10 Aralık 2019 tarihinde Kavala’nın tutukluluğunun hukuka aykırı olduğuna, aynı zamanda da siyasi olduğuna karar verdi ve serbest bırakılmasını istedi. Yani AYM’nin göremediği hak ihlâli AİHM’de tescil edilmiş oldu. Ve AYM, Kavala sınavından kalmış oldu.

 

Ancak siyasetin gölgesi bu dosya üzerinden kalkmadı. Yerel mahkeme, Kavala’yı tahliye etmedi. Dava sonunda mahkeme beraat kararı verse de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin son dakika gözaltı kararıyla Kavala’yı cezaevi kapısından gözaltına aldı ve aynı gün tutuklanmasını sağladı. Bu noktada, Kavala hakkındaki iddianameyi hazırlayan Başsavcı Fidan’ın artık AYM üyesi olduğunu hatırlatmakta fayda var.

 

AYM’nin Kavala’ya ilişkin verdiği ilk kararının gerekçesi ise çelişkili. Çünkü, aynı AYM, Kavala ile birlikte Gezi davasında tutuklu yargılanan ve beraat eden Yiğit Aksakoğlu’nun başvurusunu 3 Aralık 2020 tarihinde hükme bağlayarak tutukluluğunun hukuka aykırı olduğuna karar verdi. Aksakoğlu’na 30 bin TL de manevi tazminat verildi.

 

AYM, Aksakoğlu kararında, “başvurucunun güç veya şiddet kullandığı, söz konusu şiddet eylemlerine azmettirdiği veya bu eylemleri yönettiği ya da böylesi suç oluşturan davranışları desteklediği konusunda delil bulunmamaktadır. Soruşturma mercileri Gezi olaylarının yatışmasından hemen sonra başvurucu yönünden şiddet içermeyen bazı etkinliklerin yaygınlaşmasını sağlamaya yönelik girişimlerini gösteren olgulara erişmişlerse de bunların Hükûmeti devirmeye yönelik bir girişimin parçası olarak yapıldığını ortaya koyan olguları gösterememişlerdir” tespitinde bulundu.

 

Aynı yüksek mahkeme, Gezi eylemlerinde Kavala’nın şiddet eylemlerini teşvik ettiğine ilişkin delil ortaya koyamadan, eylemlerdeki şiddet eylemlerinden Kavala’yı sorumlu tuttu. Şu değerlendirme de AYM’ye ait:

 

“Başvurucu; sosyal statüsü, ulusal ve uluslararası bağlantıları göz önüne alındığında olayların süreç içinde şiddete evrildiğini ve sonuçlarını öngörebilecek konumdadır. Başvurucunun şiddet olaylarının devam ettiği süreçte H.H.G. ile yaptığı görüşmede H.H.G.nin Gezi olaylarının ivmesinin düşmesinden, hareketin toparlanması, genişletilip derinleştirilmesi için daha geniş bir kitleyle buluşulmasından, Gezi olaylarını Anadolu’ya yaymak gibi fikirlerin olduğundan söz etmesi, başvurucunun da bu hususları tasdikleyici sözler söylemesi ve bu doğrultuda toplantılar için mekân konusunda yardımcı olmaya çalışması, bir başka görüşmede gaz maskesi, gözlük vesair malzeme teminine yardımcı olacağını belirtmesi, diğer bir görüşmede ise Gezi olaylarının siyasi durumu nasıl değiştireceğinden bahsetmesi, Gezi olaylarının yaşandığı süreç içinde Gezi olaylarıyla ilgili bir kısım toplantılar düzenlemesi veya düzenlenen toplantılara katılması ve eylemleri destekleyen bir kısım kişilerle görüş alışverişinde bulunarak ulusal ve uluslararası kamuoyu oluşturmaya çalışması hususları birlikte değerlendirildiğinde başvurucunun Gezi olaylarında yaşanan şiddet olaylarından ve elde edilmek istenen suçlama konusu yapılan siyasi sonuçtan (Soruşturma makamları olayların nihai olarak Hükûmeti düşürmeyi hedeflediğini iddia etmiştir.) sorumlu olduğuna yönelik soruşturma makamlarınca yer verilen bu hususların tutuklama için gerekli olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilmesinin keyfî ve temelsiz olduğu söylenemez.”

 

Aksakoğlu’nun “şiddet içermeyen etkinlikleri yaygınlaştırmasını” normal karşılayan AYM, Kavala’nın Gezi hareketinin genişlemesini “tasdik etmesini” ise “kuvvetli suç belirtisi” olarak gördü. Üstelik AYM, Kavala’nın gaz maskesi ve gözlük temin etmeye çalışmasını da suç olarak gördü.

 

İçeriği belli olmayan görüşmeler delil

 

Anayasa Mahkemesi, Aksakoğlu kararında, “İddianamede atıf yapılan STK'lar ve bunlarla başvurucu arasındaki ilişkiye gelindiğinde söz konusu STK’ların hâlen veya söz konusu dönemde faaliyetlerini serbestçe yürütmekte olan yasal kuruluşlar olduğu anlaşılmaktadır. Başvurucunun irtibatta olduğu, telefon görüşmesi yaptığı ve çeşitli suçlamalar yöneltilen kişilerin ise masumiyet karinesinden faydalandıkları da gözden kaçırılmamalıdır. Söz konusu görüşmelerde, başvurucunun bu kişilerle birlikte Gezi olaylarını Hükûmete karşı yaygın ve şiddet içerikli bir ayaklanmaya çevirmeye çalıştığına dair herhangi bir belirtiye rastlanmamıştır” değerlendirmesini yaptı.

 

Kavala ise ABD’li akademisyen Henri Barkey ile yaptığı telefon görüşmeleri nedeniyle hem Gezi davasında hem de şu an tutuklu bulunduğu 15 Temmuz davasında suçlandı. Aynı ortamda baz istasyonu sinyali vermek ve üç kez Barkey ile telefondan görüşmekle suçlanan Kavala’nın görüşmelerinin içeriği ise ortaya konulmadı. Kavala’nın 15 Temmuz davası kapsamında tutuklanmasına ilişkin başvurusunu 29 Aralık 2020’de hükme bağlayan AYM, verdiği ret kararında içeriği belli olmayan görüşmeleri “kuvvetli suç belirtisi olarak” gördü ve Kavala hakkında ikinci kez “hak ihlâli yoktur” kararı verdi.

 

Oysa aynı AYM, Aksakoğlu kararında başvurucunun telefon görüşmelerinin içeriğinin belli olmamasını lehe bir durum olarak kabul etmişti.

 

Belgesel, film, sergi suç; yıllar sonra tutuklamaya iki farklı yorum

 

AYM’nin Kavala ve Aksakoğlu kararlarındaki diğer çelişkiler ise gerekçelere şöyle yansıdı:

 

Aksakoğlu kararı: “Savcılığın başvurucunun işlediğini iddia ederek iddianameye konu ettiği olaylar birbiriyle bağlantısı olmayan, bir kısmı Gezi olayları ile ilgisi bulunmayan, münferit ve yasal faaliyetler ya da açıkça Anayasa'dan kaynaklanan bir hakkın kullanımına ilişkin (kitap çıkarma girişiminde bulunma, dernek kurma, internet sitesi açma, dernek faaliyetleri için fon arayışı, dernek faaliyetlerine katılma, toplantı düzenleme) faaliyetlerdir. Her hâlükârda söz konusu faaliyetlerin şiddet içermeyen faaliyetler olduğu görülmektedir.”

 

Kavala kararı: “Gezi olaylarına ve Gezi olaylarıyla ilgili yurt içinde ve yurt dışında toplantılara katıldığı, eylemlere katılan diğer şahıslarla irtibatlı olduğu, sanatçı, siyasetçi vb. birçok meslek grubu içinde yer alan kişilerle toplantılar tertip ettiği, yurt içi ve yurt dışındaki bağlantılarıyla görüşmeler yaparak Gezi eylemleriyle ilgili kamuoyu oluşturulması için çalışmalar yaptığı, Gezi olaylarıyla ilgili belgesel-film çekimi, sergi vb. hazırlanması faaliyetlerinin içinde bulunduğu ya da dolaylı olarak buna destek verdiği, Gezi olaylarına katılan şahısları finanse ettiği, eylemde kullanılacak malzemelerin temini için hesap numarası açtırdığı, eylemde göstericilerin polisle çatışmaya girerken kullandıkları gaz maskesi, gözlük, Gezi Parkı’nda kullanması için masa, ses sistemi vb. malzemeleri temin ettiği belirtilmiştir.”

 

Kavala’nın Gezi eylemlerinden dört yıl sonra, 1 Kasım 2017’de tutuklanmasını normal karşılayan AYM, Aksakoğlu’nun bu kadar zaman sonra tutuklanmasını ise eleştirdi.

 

Aksakoğlu kararında, “Somut olayda başvurucu, Gezi olaylarından ve 2013 yılında başlatılan ceza soruşturmasından 5 yılı aşkın bir süre sonra tutuklanmıştır. Bu süre zarfında başvurucunun kaçma girişiminde bulunduğuna yönelik bir olgu tespit edilememiştir. Başvurucunun bu eylemlerin üzerinden 5 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra tutuklanmasının neden gerekli olduğu, somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır” denildi.

 

Mehmet Altan’a ihlâl, Ahmet Altan’a ret

 

15 Temmuz darbe girişiminin ardından tutuklanan ve kamuoyunda Altanlar davası olarak anılan dava kapsamında halen tutuklu bulunan gazeteci yazar Ahmet Altan ile ilgili ise Anayasa Mahkemesi’nden bugüne kadar iki kez ret kararı geldi. Mahkeme, Altan’ın ilk tutukluluğuyla ilgili yaptığı başvuruda hak ihlâli görmedi. Davada verilen mahkûmiyet hükmünün Yargıtay tarafından bozulmasının ardından “örgüte yardım” suçlamasıyla yeniden yargılanan ve karar duruşmasında hükümle birlikte tahliye edildikten sekiz gün sonra savcının itirazı neticesinde yeniden tutuklanan Altan için yapılan ikinci başvuruda da AYM, ret kararı verdi.

 

Ahmet Altan ile aynı dosya kapsamında yargılanan kardeşi gazeteci yazar Mehmet Altan hakkında ise AYM iki kez ihlâl kararı verdi. 11 Ocak 2018’de verilen ilk kararda mahkeme, Mehmet Altan’ın ifade ve basın özgürlüğünün ve kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlâl edildiğine karar verdi. Ancak Mehmet Altan bu karardan ve 2018 Mart ayında AİHM’den çıkan ihlâl kararından aylar sonra, Haziran 2018’de istinaf mahkemesinin tensip kararıyla tahliye edildi.

 

Mehmet Altan, aynı kardeşi Ahmet Altan gibi, köşe yazıları ve televizyon konuşmaları nedeniyle “örgüt üyeliği” ve “darbe” suçlamalarıyla yargılanıyordu.

 

AYM, Mehmet Altan kararında sadece bu konuşmaların tutuklama için yeterli olmayacağına dikkat çekerek, şu değerlendirmeyi yaptı:

 

“Tutuklamanın hukukiliğine ilişkin olarak yukarıda yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara dayanak olarak gösterilen temel olgunun başvuruya konu yazılar ve konuşmalar olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez. Ayrıca suça konu yazıların yayımlandığı ve konuşmaların yapıldığı dönemde kamuoyunun bir kesiminin dile getirdiğine benzer görüşleri başvurucunun da yazılarında ve konuşmalarında ifade etmesi nedeniyle hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi "zorlayıcı toplumsal ihtiyaç"tan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.

 

“Başvuru konusu olayda tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan yazılar ve Can Erzincan TV'de yapılan konuşmalar dışında herhangi bir kayda değer somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği de açıktır. Açıklanan gerekçelerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde yazılarına ve konuşmalara dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.”

 

Aynı AYM, 3 Mayıs 2019 tarihinde ise Ahmet Altan’ın aynı dosya kapsamındaki tutukluluğuna karşı yapılan başvuruyu reddetti. Mahkeme, Mehmet Altan’ın aksine Ahmet Altan’ın yazı ve TV konuşmalarını suç belirtisi olarak gördü:

 

“Başvurucunun darbe teşebbüsünden bir gün önce bir TV’deki konuşmaları, son dönemdeki yazıları ve Taraf Gazetesindeki konumu ile bu konumun ilişkisini anlatan gizli tanık beyanlarının birlikte değerlendirilmesinde soruşturma mercilerince belirtilen bu olguların FETÖ/PDY ile bağlantılı bir suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilmesinin temelsiz ve keyfî olduğu söylenemez. Başvurucu hakkında uygulanan ve kuvvetli suç şüphesinin bulunması şeklindeki ön koşulu yerine gelmiş olan tutuklama tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirmede tutuklama kararının verildiği andaki genel koşullar da dâhil olmak üzere somut olayın tüm özellikleri dikkate alınmalıdır. Başvurucunun tutuklanmasına karar verilirken suça ilişkin kanunda öngörülen ceza miktarına, isnat edilen suçun katalog suçlar arasında olmasına, kaçma şüphesinin bulunmasına ve adli kontrolün yetersiz kalacak olmasına dayanıldığı görülmektedir.”

 

AYM, Altan’ın bazı Bylock konuşmalarında adının geçmesini de “kuvvetli suç belirtisi” olarak gördü. Oysa aynı mahkeme, Mehmet Altan kararında “Öte yandan bazı üçüncü kişiler arasındaki ‘Bylock’ yazışmalarında başvurucu hakkında değerlendirmeler yapıldığı görülmektedir. Bununla birlikte somut olayın koşulları ve başvurucu hakkında kullanılan ifadelerin içeriği dikkate alındığında bunların tek başına suç şüphesini gösterir kuvvetli bir belirti olarak değerlendirilmesi mümkün değildir” diyerek aksi yönde bir gerekçeye imza attı.

 

AYM bu denklemi çözebilecek mi?

 

Sonuç olarak, Ahmet Altan 10 Eylül 2016, Selahattin Demirtaş 4 Kasım 2016, Osman Kavala ise 1 Kasım 2017’den bu yana cezaevinde. Anayasal güvence altında olan ifade ve basın özgürlüğü ile siyasi faaliyette bulunma hakkının, asıl olarak devlet gücünü kullanan iktidarı değil, iktidar muhaliflerini koruması için getirildiği açık. Ancak Altan, Demirtaş ve Kavala, bizzat siyasi iktidarın gölgesinin düştüğü bir yargılamanın çıkmazları içerisinde cezaevinde kalmaya devam ediyor. Bu isimler içeride oldukça düşünce de soğuk cezaevi duvarlarını aşamayacak. Yargı, ifade ve basın özgürlüğünün koruyucusu olmak zorunda. İktidar karşıtlarının sığınacağı tek liman da yine yargı.

 

Bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin bu üç bilinmeyenli denklemi çözmesi, kendisi için de bir sınav niteliğinde. AYM, ya AİHM’in kabul ettiği etkili bir iç hukuk yolu olarak kendisini gösterecek ya da etkisiz bir hukuk yolu olarak tarihteki yerini alacak. Bu denklem sonucunda Anayasa Mahkemesi’nin demokratik bir hukuk devletinin temsilcisi mi yoksa iktidarın bir vesayet aracı mı olacağı netleşecek.

Yukarı