Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.


Çocuklar medyada çoğu zaman ya mağdur ya da fail olarak sunuluyor. Uzmanlara göre etik habercilik, çocuğu damgalamadan olayın arkasındaki nedenleri sorgulamayı gerektiriyor
HİKMET ADAL
Diyarbakır’da 2024’te öldürülen 8 yaşındaki Narin Güran, Maraş ve Urfa’daki okul saldırıları ve diğer vakalar… Olaylar farklı olsa da tartışma aynı. Çocukların medyada temsiliyeti.
Çocukların özne olduğu haberler, Türkiye medyasında çoğu zaman adliye, asayiş ve üçüncü sayfa refleksiyle kuruluyor. Bir çocuk ya “masum kurban” olarak acının nesnesine dönüştürülüyor ya da “fail” olarak damgalanıyor ve toplumun önüne atılıyor.
Çocuk haberlerinde etik tartışmanın başlangıç noktası da tam olarak burası: Çocuğun adı, fotoğrafı, okulu, mahallesi, ailesi, sosyal medya hesabı ya da olayın ayrıntıları haber değeri taşıyor mu, yoksa çocuğu bugün ve gelecekte tanınır, damgalanır, yeniden örselenir hale mi getiriyor?
Çocuk hakları alanında çalışan sivil toplumcu, akademisyen ve gazetecilere göre; çocuk haberlerinde etik çok açık: Çocuğun üstün yararı, kamu merakının önüne geçmeli.
Furkan Tunçdemir: Çocuğu teşhir etmek gazetecilik değildir
Medya ve Çocuk Derneği’nden Furkan Tunçdemir, medyanın çocukları çoğu zaman hak sahibi bireyler olarak değil, sansasyonun parçası olarak gördüğünü söylüyor. Tunçdemir’e göre çocukların yer aldığı haberlerde sorunlu bir anlatı var:
“Çocuk çoğu zaman ya ‘mağduriyetin nesnesi’ ya da ‘tehlikenin faili’ olarak kuruluyor. Yani çocuk, hak sahibi bir birey olarak değil acıma, korku, öfke ya da sansasyon üretmenin aracı olarak haberleştiriliyor.
En sık gördüğümüz ihlallerin başında çocuğun kimliğinin açık edilmesi geliyor. Fotoğrafının kullanılması, adının-soyadının verilmesi, okulunun, mahallesinin, ailesinin, sosyal medya hesabının ya da tanınacağı ayrıntıların paylaşılması çok yaygın. Bazı haberlerde isim sansürlenmiş gibi yapılıyor ama fotoğraf, adres, aile bilgisi ya da olayın geçtiği yer öyle açık veriliyor ki çocuk zaten tanınır hale geliyor.
Bir diğer yaygın ihlal, çocuğun yaşadığı olayın magazinleştirilmesi. Şiddet, istismar, ihmal, ölüm ya da suça sürüklenme gibi çok ağır konular ‘vahşet’, ‘dehşet’, ‘kan donduran olay’ gibi ifadelerle veriliyor. Bu dil hem çocuğu yeniden mağdur ediyor hem de meseleyi yapısal bağlamından koparıyor.”
Tunçdemir, özellikle çocukların “fail” olarak kodlandığı haberlerde ihlalin daha da ağırlaştığını ifade ediyor. Çocukların, gelişim süreci devam eden ve korunması gereken bireyler olduğunu söylerken, haber dilinin onları çoğu zaman toplumun önüne “suçlu”, “canavar” ya da “tehlikeli” olarak çıkardığına vurgu yapıyor.
Çocuk haberlerinde “kamu yararı”nın değil “çocuğun üstün yararı”nın gözetilmesi gerektiğini vurguluyor Tunçdemir:
“Çocuğun üstün yararı, çocukla ilgili her haberin merkezinde olmak zorunda. Bir haber yapılırken ilk soru şu olmalı: ‘Bu haber çocuğa zarar verir mi?’ Eğer çocuğun kimliği açık edildiğinde, fotoğrafı paylaşıldığında, sosyal medya hesabı ifşa edildiğinde ya da ailesi üzerinden tanınabilir hale getirildiğinde çocuk bugün ya da gelecekte zarar görecekse, bu yayıncılık kamu yararıyla açıklanamaz.
Çocukların fail olarak kodlandığı haberlerde de kamu yararı, çocuğu teşhir etmekten geçmez. Kamu yararı, olayın arkasındaki ihmali, koruma mekanizmalarının neden işlemediğini, sosyal hizmet sisteminin nerede devre dışı kaldığını, okulun, ailenin, yerel yönetimin, adalet sisteminin ve devletin sorumluluğunu tartışmaktan geçer.
Bir çocuğun fotoğrafını göstermek, ismini açık vermek, sosyal medya hesabını paylaşmak ya da onu dijital ortamda ömür boyu takip edilecek bir iz ile baş başa bırakmak gazetecilik değil, teşhirdir.”
Tunçdemir’e göre çocuk haberlerindeki sorun yalnızca tek tek gazetecilerin etik hatalarından ibaret değil; haber merkezlerinin çalışma biçimi, hız baskısı, tıklanma ekonomisi ve editoryal denetim eksikliği bu dili yeniden üretiyor.
“Çocukla ilgili haber yapmak, sıradan bir adli olay haberi yazmak değildir” diyen Tunçdemir, gazetecinin yalnızca “ne oldu?” sorusunu değil, “bu haberi böyle verirsem çocuğa ne olur?” sorusunu da sorması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor:
“Çocuklarla ilgili haberlerde ‘ne oldu?’ değil, ‘Bu olay nasıl mümkün oldu?’ sorulmalıdır. Bir çocuk istismara, ihmale, şiddete, çalıştırılmaya, suça sürüklenmeye ya da herhangi bir hak ihlaline maruz kalıyorsa burada yalnızca bireysel bir olaydan söz edemeyiz. Mutlaka yapısal bir zemin vardır.
Gazetecinin sorması gereken sorular şunlar olmalı: Aile bu süreçte yalnız mı bırakıldı? Sosyal hizmet mekanizmaları daha önce devreye girdi mi? Okul çocuğun risk altında olduğunu fark etti mi? Rehberlik sistemi işledi mi? Yerel yönetimin çocuklara dönük koruyucu hizmetleri var mıydı? Kolluk, savcılık, mahkeme, çocuk izlem merkezi, sosyal hizmet birimleri arasında etkili bir koordinasyon kuruldu mu? Çocuğun yaşadığı yoksulluk, göç, şiddet, ayrımcılık ya da dışlanma haberin içinde görünür kılındı mı?”
Suncem Koçer: Kimliği gizlemek yetmez, ayrıntı da teşhir edebilir
Koç Üniversitesi’nden akademisyen Suncem Koçer de çocuk haberlerinde temel meselenin yalnızca “teşhir edip etmemek” olmadığını söylüyor.
Koçer’e göre bir haber çocuğun adını vermese, fotoğrafını piksellese dahi çocuğu korumayabilir. Çünkü koruma, yalnızca kimlik bilgisini saklamakla sınırlı değil haberin olayı nasıl anlattığıyla, hangi ayrıntıları dolaşıma soktuğuyla ve çocuğun gelecekte nasıl etkilenebileceğini hesaba katıp katmadığıyla ilgili.
Koçer, çocuk haberlerinde “zarar vermeme” ilkesinin yalnızca bugüne değil, çocuğun yıllar sonraki yaşamına da bakılarak düşünülmesi gerektiğini ifade ediyor:
“Medyada ağırlıklı olarak teşhircilik motivasyonu ve refleksiyle habercilik yapıldığını görüyoruz. Ancak diğer yandan teşhir ve koruma konusunu bir ikilik olarak düşünmek çok doğru gelmiyor bana. Çünkü teşhir etmeyen, çocuğun kimlik bilgilerini saklayan haberler de yapılabilir. Ama bu haberde çocuğun korunduğu anlamına gelmeyebilir.
Haberi yapan kişi çocuğun adını vermemiştir, teşhir etmemiştir, fotoğrafını sansürlemiştir ama diğer yandan olayı bütün detaylarını anlatıyordur. Yani koruma refleksiyle değil, daha çok bir dekor unsuru olarak çocuğun başına gelenleri anlatmıştır. Dolayısıyla kişisel bilgileri teşhir etmediği halde olayı detaylandırdığı için çocuğu korumamıştır.
İnternet çağında yaşıyoruz. 20 yıl sonra çocuğun arama motoruna yazılan herhangi bir keyword (anahtar kelime) ile haberinin çıkıp çıkmayacağına dair bir perspektifleri yok gazetecilerin.
Zarar vermeme nosyonu etik gazetecilikte ilk sırada gelir. Çocuklarla ilgili haberlerde de bu böyle. Bu nedenle gazeteci haberi yazarken sadece şu ana odaklanmamalı. Haberi 20 yıl sonrasını da kapsayacak bir vizyon ve perspektifle ele almalı.
Koçer’e göre medyanın çocuk haberlerinde bağlam yerine duyguya, şoka ve ayrıntıya yaslanmasının hem yapısal hem ideolojik nedenleri var. Bağlam kurmak zaman istiyor, izleyiciyi yavaşlatıyor ve haberin hızlı dolaşımını zorlaştırıyor. Buna karşılık “kan donduran detaylar”, “dehşet”, “vahşet” gibi ifadeler okuru duygusal olarak yakalıyor.
Narin Güran haberlerinde de bu dilin görüldüğünü belirten Koçer, çocukların çoğu zaman “bir dramın dekoru” haline getirildiğini söylüyor:
“Bağlam kolay bir şey değil. Özellikle yapısal sorunlarla örülü medyamız için. En önemli unsurudur bağlam. Herhangi bir hakikat rejiminin veya haber ve enformasyon pratiğinin en önemli unsurudur. Ama hem yapısal hem de ideolojik nedenlerden dolayı bağlam yerine ‘şok’, ‘kan donduran detaylar’ tarzı başlıklarla veriliyor haber.
Narin Güran vakasında gördüğümüz gibi, çocuk bir dramın dekoru oluyor genellikle. Okuyucu da bu şekilde, bağlamsız, duyguları tetikleyen haberlere tık veriyor, daha uzun süre sayfada kalıyor. Türkiye’de habercilik kültür ve sistem böyle artık. Bunu yıkmak da hiç kolay değil.”
Koçer, çocukluğun ideolojik olarak da çok yönlü bir temsil alanı olduğunu hatırlatıyor. Ona göre çocuk haberleri yalnızca çocukları anlatmaz; yetişkinlerin aileye, devlete, güvenliğe, toplumsal çöküş duygusuna ve moderniteye dair kaygılarını da taşır.
Bu nedenle iyi çocuk haberciliğinin ilk şartı, olayın arkasındaki yapısal koşulları görünür kılmak:
“İyi çocuk haberciliği nasıl bir bağlam kurmalı diye soracak olursanız birkaç katmandan bahsetmek gerekir. Bir kere bahsedilen olayı mümkün kılan yapısal, sistemsel koşullar neler? Bunun çok iyi işlenmesi lazım.
Örneğin çocuk işçiliği ile ilgili bir haber yapılıyorsa bununla ilgili yasal düzenlemeler, denetim mekanizmaları ve bunlar işlemiyorsa neden işlemediği, siyasi çerçevesi gibi yapısal faktörler kurulmalı bağlam içerisinde.
Uzmanlardan görüşler alınacağı zaman genelde hep psikologlara veya çocuk doktorlarına, pediatristlere başvuruluyor. Ama daha toplumsallaşan bir uzman havuzu; örneğin sosyal politikayla ilgili, çocuk hakları hukukuyla ilgili uzmanların da çeşitli şekillerde haberlerde yer alması, bağlamı daha iyi bir şekilde kurmaya yardımcı olabilir.
Bir de tabii fikri takip meselesi var. Tek bir olayı izleme eğilimi... Haber yapıldıktan sonra bitmemeli. Gazeteci aradan zaman geçtikten sonra ‘Bu çocuğa ne oldu?’ diye sormalı.
Nalin Öztekin: Haberin merkezine polis tutanağı değil, çocuğun hakkı konmalı
Türkiye’de çocuk haklarını önemseyerek habercilik yapan bir gazete var: bianet.org.
bianet’in çocuk haberleri editörü gazeteci Nalin Öztekin çocuk odaklı habercilik ile klasik polis/adliye haberciliği arasındaki farkın, haberin baktığı yerden başladığını söylüyor. Klasik adliye haberciliğinin olayı çoğu zaman dosya dili, suç kategorileri, fail-mağdur ikiliği ve güvenlik perspektifiyle kurduğunu belirten Öztekin, çocuk söz konusu olduğunda bu dilin çok hızlı biçimde hak ihlaline dönüşebileceğini ifade ediyor.
Öztekin’e göre çocuk odaklı habercilik, “ne oldu?” sorusuyla yetinmeyen bir gazetecilik anlayışı gerektiriyor:
“Çocuk söz konusu olduğunda bu dil çok hızlı biçimde hak ihlaline dönüşebiliyor. Çünkü çocuk ya yalnızca ‘mağdur’ olarak sabitleniyor ya da ‘suça sürüklenen çocuk’ demek yerine fiilen failleştiriliyor.
Çocuk odaklı habercilikte ilk fark bakış yerinde. Olayı ‘ne oldu?’ sorusuyla sınırlamıyorum; ‘Bu olayda çocuğun hangi hakkı ihlal edildi, hangi kurum sorumluydu, hangi mekanizma işlemedi, haber çocuğa yeni bir zarar verir mi?’ diye bakıyorum. Yani haberin merkezine polis tutanağını değil, çocuğun haklarını, güvenliğini, gelişimini ve özne olma halini koyuyorum.
Bu, haberi yumuşatmak ya da gerçeği eksiltmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, gerçeği daha doğru yerden kurmak anlamına geliyor. Çünkü çocukların dahil olduğu vakalarda olay çoğu zaman tekil değildir; yoksulluk, cezasızlık, eğitimden kopma, bakım sisteminin işlememesi, ayrımcılık, göç, çocuk işçiliği, adalete erişim gibi daha geniş bir yapının sonucudur.”
Öztekin, çocuk haberlerinde “çocuğun üstün yararı” ilkesinin yalnızca çocuğun adını gizlemek anlamına gelmediğini özellikle vurguluyor. Çünkü isim verilmese bile okul, mahalle, aile bilgisi, fotoğraf, olayın ayrıntıları ya da dramatik anlatım çocuğu tanınır hale getirebilir:
“Benim için çocuğun üstün yararı, haberi yayımlamadan önce ‘bu haber kimin yararına?’ sorusunu gerçekten sormak demek. Haberin kamusal yararı olabilir; ama bu kamusal yarar çocuğun mahremiyetini, güvenliğini, onurunu ya da gelecekteki hayatını zedeleyerek kurulamaz.
Çocuğun üstün yararını gözetmek, yalnızca adını gizlemekten ibaret değil. Bazen isim vermesek de mahalle, okul, aile bilgisi, fotoğraf, olayın ayrıntıları ya da kullanılan dramatik dil çocuğu tanınır hale getirebilir. Bazen de çocuğun yaşadığı şiddeti ayrıntılandırmak, haber değeri üretmekten çok tekrar örseleyici bir etki yaratır.
Bu ilke aynı zamanda çocuğun katılım hakkıyla birlikte düşünülmeli. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocuğun üstün yararının çocukları ilgilendiren bütün işlemlerde temel bir ölçüt olduğunu söyler; aynı sözleşme çocukların kendilerini ilgilendiren konularda görüşlerini ifade etme hakkını da tanır. Yani ‘çocuğun yararı’ yetişkinlerin çocuk adına tek taraflı karar verdiği paternalist bir alan değil; çocuğun güvenli biçimde duyulduğu, sözünün ciddiye alındığı bir etik çerçeve.”
Öztekin, bir ajans haberini çocuk hakları perspektifiyle yeniden yazarken ilk olarak çocuğu teşhir eden, damgalayan, failleştiren ya da magazinleştiren unsurları çıkardığını söylüyor. “Küçük çocuk”, “dehşeti yaşadı”, “korkunç olay”, “suç makinesi”, “taş atan çocuk” gibi ifadelerin haberi büyüttüğünü ama çocuğun hakkını görünmez kıldığını belirtiyor.
Ona göre habere eklemesi gereken şey ise bağlam:
“Bu çocuğun okulla ilişkisi ne? Sosyal hizmet mekanizması devreye girmiş mi? Koruyucu-önleyici sistemler çalışmış mı? Aile, okul, kolluk, yargı, yerel yönetim, bakanlık ya da ilgili kurumların sorumluluğu ne? Uzmanlar, çocuk hakları örgütleri, avukatlar, sahada çalışanlar ne söylüyor? Ajans haberi çoğu zaman olayı verir; çocuk hakları haberciliği ise olayın arkasındaki sistemi görünür kılmaya çalışır.”
Öztekin’e göre çocukların dahil olduğu şiddet vakalarında çözüm haberciliği, yalnızca iyi örnek aramak değil; şiddetin münferit değil, sistemik olduğunu kabul ederek haber kurmak anlamına geliyor. Bu nedenle haber, failin kim olduğuna ya da olayın nasıl yaşandığına sıkışmamalı.
“Ben böyle haberlerde şu soruların peşine düşerim: Bu çocuk daha önce hangi kurumlarla temas etti? Okul, sosyal hizmet, sağlık sistemi, kolluk, yargı, yerel yönetim hangi aşamada devreye girmeliydi? Risk önceden görülebilir miydi? Başvuru mekanizmaları erişilebilir miydi? Çocuk şikâyet ettiyse duyuldu mu? Etmediyse neden edemedi? Ailenin, mahallenin, okulun, devletin ve medyanın sorumluluğu nerede başlıyor?
Çözüm haberciliği aynı zamanda haberin sonunda okuru çaresizlikle bırakmamak demek. Başvuru mekanizmalarını, hak yollarını, uzman önerilerini, çocuk koruma sistemindeki eksikleri ve mümkünse iyi uygulamaları göstermek gerekir. Ama bunu yaparken de şiddetin ayrıntılarını büyütmeden, çocuğun kimliğini ve onurunu koruyarak ilerlemek gerekir.”
Üç meslek profesyonelinin de ortaklaştığı nokta, çocuk haberlerinde gazeteciliğin temel sorumluluğunun çocuğu görünür kılarken ona zarar vermemek olduğu. Bu da yalnızca isim, fotoğraf ya da okul bilgisini gizlemekle sınırlı değil; çocuğu “kurban” ya da “fail” kalıbına sıkıştırmayan, olayın arkasındaki yapısal nedenleri araştıran, kamu merakı ile kamu yararını birbirinden ayıran bir habercilik anlayışını gerektiriyor.
Bu nedenle Narin Güran dosyası, Maraş ve Urfa’daki okul saldırıları ya da çocukların dahil olduğu herhangi bir şiddet vakasında haberin sorusu yalnızca “ne yaşandı?” olmamalı. Çocuk odaklı habercilik, aynı anda şu soruları da sormalı: Çocuğu koruması gereken sistem nerede eksildi? Hangi kurum sorumluluğunu yerine getirmedi? Haber, çocuğun bugünkü ve gelecekteki hayatına nasıl etki edecek?
Çünkü çocuk haberlerinde etik, haber yayımlandıktan sonra başlamaz. Haberin başlığına, görseline, ilk cümlesine ve sorulmamış sorularına en baştan yerleşmek zorundadır.
