Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.


Menajer Ayşe Barım’ın ev hapsi kararıyla serbest bırakılıp ertesi gün itirazla hakkında tutuklama kararı çıkarıldığı dava, ifade özgürlüğünün daralan sınırlarını tartışmaya açıyor
SEMRA PELEK
“Ben günlerdir aynı soruyu soruyorum kendime,” dedi Ayşe Barım, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesindeki ikinci duruşmasında söz alırken. “Neden hedef alındım? Neden yaşam hakkım elimden alındı? Adaletin varlığına güvenmek istiyorum ama bu süreç beni korkutuyor.”
Gezi Parkı protestolarından 12 yıl sonra yargılanmaya başlayan Barım, cezaevinde 248 gün kaldıktan sonra sağlık durumu dikkate alınarak ev hapsi şartıyla tahliye edildi. Bu sürede 32 kilo kaybetti, beyin anevrizması ve kalp kası bozukluğu hastalıkları hayati risk oluşturacak şekilde ağırlaştı, tek başına kaldığı hücrede defalarca bayıldı. Barım, 1 Ekim’de tahliye edildi; ancak bir gün sonra savcının itirazı üzerine üst mahkeme olan İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi yeniden tutuklama kararı verdi. Oysa İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi tahliye kararında ısrar etmişti.
Tahliye edilmiş görünse de Barım, ağır bir tedbir olan ev hapsindeydi. Kaçma veya saklanma ihtimali yoktu, fiilen özgürlüğünden mahrumdu. Üstelik tutuklama kararı hastanede tedaviye başlamışken alındı.
Eylemsizliğin ve sessizliğin zorunlu açıklaması
İkinci celsede söz alan avukatı Sedat Özyurt, “Kamuoyunda sanki Ayşe Barım sadece sağlık nedenleriyle tahliye edilmeliymiş gibi bir algı yaratıldı. Bu büyük bir haksızlık,” diyerek, davanın esasına ilişkin savunma yaptı ve müvekkilinin neden TCK 312 kapsamında yargılanamayacağını anlattı. “Düşünce ve düşünceyi açıklama hürriyeti anayasayla koruma altına alınmıştır. Düşüncenin suç olduğu varsayımsal bir ülkede olsaydık dahi Ayşe Barım suç işlememiştir,” dedi ve şu soruyu yöneltti: “Ayşe Barım’ın hangi davranışı, hangi sözü veya hangi suskunluğu hükümeti devirmeye yardım kapsamındadır? Biz bunun yanıtını dosyada bulamadık!”
İddianamede Barım, tam da yapmadıkları ve söylemedikleri üzerinden politik bir alana çekiliyor; eylemsizliği ve mesafeli duruşu, “hükümeti yıkmaya yardım” suçlamasının gerekçesi haline getiriliyor.
Suçlama ona politik duruş atfettiği için Barım her aşamadaki ifadelerinde ve cezaevinden basına verdiği söyleşide “apolitik” olduğunu sürekli tekrar etti.
Mahkeme ise dinlediği 11 tanığa – menajerliğini yaptığı oyuncular Bergüzar Korel, Ceyda Düvenci, Dolunay Soysert, Halit Ergenç, Mehmet Günsür, Nejat İşler, Nehir Erdoğan, Rıza Kocaoğlu, Selma Ergeç, Sevil Demirci, Şükran Ovalı ve Zafer Algöz – onun politik olduğunu kanıtlamaya yönelik sorular yöneltti: “Ayşe Barım’ın siyasi görüşü var mıdır?”
Tanıkların tamamı, “Ayşe apolitiktir” dedi. Diğer cevaplar şöyleydi: “Ayşe siyasetle ilgilenmez”, “Ayşe bizim siyaset, din ve futbol konularında yorum yapmamızı istemez.”
Apolitik olmak kadar politik olmak da suç değil
Bir menajer için oyuncularını tartışmalı alanlar olan siyaset, din ve futbola dair yorum yapmaktan uzak tutmak anlaşılabilir bir tercih. Ama Türkiye Anayasası, ülkenin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile ulusal ve uluslararası içtihatlar açısından düşünce sahibi olmak ve bunları açıklamak suç değil. Bir kişi apolitik de olabilir politik de… Barım, politik bir kişilik olsaydı bu suç sayılabilir miydi?
Anayasa’nın 26. maddesinin 1. fıkrası açık: “Herkes, düşünce ve kanaatlerini açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” AİHS’nin 10. maddesinde ise “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir” deniyor ve bu hakkın, “kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın, ülke sınırları gözetilmeksizin” kullanılması güvence altına alınıyor.
Eğer ifade özgürlüğü hakkı gerçekten gözetilseydi, Ayşe Barım sanık sandalyesine hiç oturmazdı. Çünkü dosyanın temeli, onun ve menajerliğini yaptığı oyuncuların ifade özgürlüğü sınırları içinde kalan söz ve eylemlerden oluşuyor.
Barım’a yöneltilen suçlama tek cümleyle özetlenebilir: “Cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini engellemeye teşebbüse yardım etmek.” Bu suç Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 312. maddesinde düzenleniyor; istenen cezanın kanunda öngörülen alt sınırı 22 yıl 6 ay, üst sınırı ise 30 yıl.
İddianamede bu ağır suçlamayı desteklemek için ise şu “deliller” sıralanıyor:
● Menajerliğini yaptığı oyuncuları yönlendirdiği iddiası
● Gezi Parkı’nda sanatçıların okuduğu açıklama
● Barım’ın Gezi’de çekilmiş fotoğrafı
● “Help Turkey” sosyal medya paylaşımları
● Bilgisayarında rastlantıyla bulunan tek bir görsel
● Osman Kavala, Çiğdem Mater ve Mehmet Ali Alabora’yla yaptığı telefon görüşmeleri
Bunlara ek olarak bir de suç unsuru içermediği tutanakla tespit edilen bir ihbar var. Bu ihbar ise ihbarcı Sedat Gül’ün ikinci duruşmada dinlenmesiyle ortaya çıktı.
Oyuncular bireysel iradelerini ispat etmek zorunda kaldı
İddianamenin 65 ile 116. sayfaları arasında Barım’ın menajeri olduğu oyuncuların Gezi’de çekilmiş fotoğrafları yer alıyor. Suçlamaların ana gövdesini de bu bölüm oluşturuyor. Oyuncuların sosyal medya hesapları da incelenmiş. Açık kaynak araştırmasıyla Gezi eylemlerine katıldığı tespit edilen ID İletişim’e bağlı 16 oyuncudan 10’unun protestolara dair hiçbir paylaşım yapmadığı iddianamede açıkça yer alıyor; yani dosyada aslında “aranan suç” yok.
Buna rağmen, altı oyuncunun yaptığı birkaç sosyal medya paylaşımı suça delil sayılıyor. Oysa aynı iddianamede, yalnızca 28 Mayıs 2013’te açılan #occupygezi etiketi altında yaklaşık 500 bin tweet atıldığı belirtiliyor. Barım ve oyuncularının bu kampanyayı başlattığına veya kitleleri yönlendirdiğine dair tek bir delil bulunmuyor. Toplamda yarım milyon tweet arasında sadece altı oyuncunun birkaç paylaşımı, “Barım’ın talimatıyla hükümeti devirmeye yardım” suçlamasına dayanak yapılıyor.
Barım’ın Muhteşem Yüzyıl dizisi setinden oyuncuları topluca Gezi Parkı’na götürdüğü, onlara eylemlere toplu katılım talimatı verdiği de savlar arasında. Barım bu iddiayı ifadelerinin her aşamasında reddetti. İddianameye bakıldığında Türkiye’nin en tanınmış oyuncularının kendi kararlarını veren yetişkin bireyler değil, ipleri başkasının elinde olan kuklalar olduğu düşünülebilir. Bu varsayım nedeniyle oyuncular mahkeme huzurunda dinlenerek, “kendi kararlarını alabilen yetişkin bireyler” olduklarını kanıtlamak durumunda kaldılar.
İkinci celsede tanıklık eden oyunculara şu sorular yöneltildi: “Ayşe Barım Gezi eylemlerine katılmanız için talimat verdi mi?”, “Ondan hangi konularda talimat aldınız?”, “Katıldığınız projeleri siz mi seçersiniz yoksa Ayşe Barım mı?”, “Ayşe Barım sosyal hayatınızda nereye gideceğinize, kiminle görüşeceğinize karar verir mi?”
Dinlenen tüm oyuncular, “Ayşe Barım bize talimat vermez”, “projelerde söz hakkı bize ait”, “o bizim içinde yer almak istediğimiz uygun projeleri bulmakla görevli”, “sosyal hayatımızda onu dinlemeyiz”, “Gezi’ye kedi irademizle katıldık” yanıtları verdi. Hatta tanıklardan oyuncu Selma Ergeç üst üste sorulan, “Ayşe Barım sosyal hayatınıza karışır mı?” sorusunu tek cümleyle yanıtladı: “Ne münasebet!”
Gerçekten de ne münasebet?
Diğer taraftan bireysel veya toplu olarak herhangi bir eyleme katılmak da suç değil. Anayasa’nın 34. maddesi de açık: “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”
Suç konusu açıklamada barış çağrısı yapılıyor
Barım, aralarında ID İletişim oyuncularının da bulunduğu oyuncuların Gezi Parkı’nda sırayla okudukları açıklama nedeniyle de suçlanıyor. Savcılığın varsayımı, oyuncuların yine kendi iradeleriyle değil, Barım’ın talimatıyla bu açıklamayı okudukları yönünde. İddianameye göre, bu açıklama “ülkeyi karıştırmak ve kaosa sürüklemek” amacı taşıyor; “cebir ve şiddet” iddiası da bu metinle ilişkilendiriliyor.
Dinlenen oyuncular, açıklamayı Barım’ın yönlendirmesiyle okumadıklarını belirttiler. Barım’ın avukatı Sedat Özyurt da açıklamada şiddet veya cebir çağrısı olmadığını, müvekkilinin veya sanatçıların davranışlarında bu yönde bir illiyet bağı kurulamayacağını vurguladı.
Tamamı iddianamede yer alan açıklamanın Halit Ergenç’in okuduğu bölümünde şiddet çağrısı değil, şiddetin sona ermesi yönünde vurgu vardı. O bölüm şöyleydi: “Her türlü şiddetin bir an önce durması, herkesin birbirini anlamaya çalışması ve bugünden sonra barışçıl bir ortam için ne yapılabileceğini düşünüp gerekli adımların bir an önce atılmasını istediğimiz için buradayız.”
Üstelik basın açıklaması yapmak da “ifade özgürlüğü” kapsamında Anayasa ve AİHS’nde korunuyor. Bunun dışında Barım veya oyuncuların hangi tarihte, hangi açıklamayla veya sözle toplumu şiddet veya cebir kullanmaya yönlendirdiğine dair dosyada delil bulunmuyor.
İddianın Temeli: Halit Ergenç’in Yanında Bir Kare
Deliller arasında Barım’ın Gezi Parkı’na gittiği tek bir günde farklı açılardan çekilmiş fotoğrafları gösteriliyor. Fotoğrafın hangi tarihte çekildiği, Barım’ın ne kadar süre parkta kaldığı da bilinmiyor; iddianamede bu konuda bir tespit yer almıyor. Karelerde yalnızca Barım oyuncusu Halit Ergenç’in yanında durduğu görülüyor.
Barım duruşmada Gezi’ye yalnızca bir kez, oyuncularının yanında gittiğini söyledi. Avukatları ise bu tek seferin dışında tüm protestolar boyunca Barım’ın İstanbul’da bile olmadığını, bunun HTS kayıtlarıyla ispatlanabileceğini belirtti. Ancak soruşturma aşamasında savcılık, yargılama sırasında ise mahkeme bu HTS kayıtlarını istemedi.
‘Etki ajanlığı’ iddiası havada kaldı
İddianamede, Ayşe Barım’ın ajansıyla çalışan oyuncuların 2021 yazında Antalya’da başlayan ve kısa sürede Türkiye’nin birçok kentine yayılan yangınlar sırasında #HelpTurkey etiketiyle yaptıkları sosyal medya paylaşımları da delil olarak yer alıyor. Fakat bu paylaşımlarla Gezi eylemleri arasında kurulan bağ açıklanmıyor.
Savcılık, Barım’ın tutuklanmasına sevk yazısında bu paylaşımların, “Türkiye’yi uluslararası arenada yetersiz gösterdiğini” öne sürerek paylaşımları “etki ajanlığı” suçlamasına bağlamıştı. Ama “etki ajanlığı” suçu iddianamede yer almadı. Çünkü bu, Türkiye’de doğrudan yasalarda tanımlanmış bir suç değil.
Hukukun temel ilkesine göre, bir eylemin suç sayılabilmesi için kanunda açıkça tanımlanmış olması gerekiyor. Anayasa’nın 38. maddesi bunu net biçimde ifade ediyor: “Hiç kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz.” TCK’nın 2. maddesi de aynı ilkeyi tekrar ediyor: “Kanunsuz suç ve ceza olmaz.”
El konulan 37 dijital cihazda tek bir görsel bulundu
Ayşe Barım’ın evinde ve işyerinde yapılan aramalarda üç masaüstü bilgisayar, yedi dizüstü bilgisayar, iki depolama ünitesi, sekiz harici disk, iki tablet, iki flash bellek ve 13 SIM karta el konuldu.
İddianamede, bu dijital materyallerin incelenmesi sonucu iş yerindeki bir dizüstü bilgisayarda üzerinde #OccupyGezi etiketi bulunan tek bir görsele “rastlandığı” belirtildi. Görselde yüzünde maske olan bir kadın çizimi var. Barım savcılık ifadesinde görselin muhtemelen bir arkadaşı tarafından gönderildiğini ve bu yüzden saklamış olabileceğini söyledi. İddianamede, bu görselin “cebir ve şiddet” veya “hükümeti devirmeye teşebbüse yardım” suçlamasıyla ilişkisi açıklanmadı.
“Yasak deliller” bu dosyaya da girdi
İddianamede, Ayşe Barım’ın Gezi ana davası sanığı Mehmet Ali Alabora ile ana davada müebbet hapse mahkûm edilen Osman Kavala ve 18 yıl ağır ceza alan Çiğdem Mater ile görüştüğü belirtiliyor.
Kavala ve Mater ile görüşmeye dair doğrudan bir görüşme kaydı iddianamede yok. Ayrıca “yoğun iletişim” iddiası da iddianamedeki HTS kayıtlarıyla çelişiyor. Dosyaya göre Barım Mehmet Ali Alabora ile üç; Osman Kavala ile 39, Çiğdem Mater ile 14 kez görüşmüş.
Barım’ın Alabora ile yaptığı iki görüşmenin çözümü iddianamede yer alıyor. İlk görüşmede Barım, o dönem Oyuncular Sendikası başkanı olan Alabora’ya, yayımlanmak istenen bir bildiri hakkında, “Bana bu metin gelince kan tepeme çıktı, senin için panik oldum; kesinlikle yayınlamayın” diyor. İkinci görüşmede ise aynı metin için “tonu doğru değil” ifadesini kullanıyor.
Barım, savcılık ifadesinde bu konuşmaların amacını şöyle açıkladı: “Oyuncuları korumakla yükümlü olduğum için bildirimin içeriğinin onlara zarar vermemesi adına fikir beyan ettim.” Yani ortada Barım’ın yaptığı veya yapılması için talimat verdiği bir açıklama yok. Aksine, bir bildirinin yayımlanmasına engel olmaya çalışması suç delili olarak gösteriliyor.
Barım ve avukatları ayrıca, Kavala ile görüşmenin Gezi eylemleri sırasında değil, bir yıl sonra gerçekleştiğini de açıkladı. Görüşmenin, Barım’ın menajerliğini yaptığı yönetmen Fatih Akın’ın Kesik filminin Türkiye galası sonrasında, filmin partisinin Cezayir’de düzenlenmesi nedeniyle yapıldığını belirttiler. Barım, Çiğdem Mater ile görüşme yapıp yapmadığını hatırlamadığını söyledi.
Ayrıca bu telefon dinlemelerinin hukuken geçerli olmadığı Gezi ana davası sırasında karar altına alınmıştı. Gezi ana davasının iddianamesine giren bu tapeler, 2013 yılındaki yasadışı dinlemelerden oluşuyor. Savcı Yakup Ali Kahveci bu kayıtları 2019 yılında “yeniden kıymetlendirilerek” iddianameye koydu.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Haziran 2022’de açıkladığı gerekçeli kararında açıkça şöyle dedi: “Yerleşik Yargıtay içtihatları ve ‘zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir’ ilkesi de göz önüne alındığında, iddianameye konu tapelerin yasak delil mahiyetinde bulundukları kabul edilmiştir.” Mahkemenin üye hâkimi Kürşad Bektaş karardaki muhalefet şerhinde daha da net konuştu ve dosyada dinlemeler dışında hiçbir delil olmadığını, bu kayıtların da hukuka aykırı olduğunu belirtti.
Ceza yargılamasında delillerin hukuka uygun elde edilmesi adil yargılanmanın temel şartı. “Yasak delil”, hukuka aykırı biçimde elde edilen kanıt anlamına geliyor ve kural olarak mahkemede kullanılamıyor.
Barım’ın avukatı Deniz Ketenci ikinci celsede şu soruyu da yöneltti: “Eğer bu konuşmalar suç teşkil ediyorsa, neden Gezi ana davası sırasında gündeme getirilmedi?”
Bu soruya da yanıt verilmedi.
Suç unsuru bulunmayan ihbardan gözaltı
Duruşmanın ikinci celsesinde ihbarcı Sedat Gül de dinlendi. Gül, 13 Ocak 2025’te kendi adını taşıyan e-posta hesabından TBMM, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na “Ülkemizin refahını tehdit eden yapılar ve faaliyetlere karşı yasal ve toplumsal önlemler talebi” başlıklı bir mail göndererek Barım’ı ihbar etti. E-postasına beş ayrı sosyal medya paylaşımının ekran görüntüsünü eklemişti.
Avukat Deniz Ketenci’nin mahkemeye sunduğu savunmaya göre ihbar evrakı, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığı (KOM) tarafından 15 Ocak’ta Şube Müdürlüğüne gönderildi. İnceleme sonucunda 22 Ocak günü saat 14.50’de düzenlenen tutanakta, “İhbar içeriğinde ve eklerinde suç veya suç unsurlarının mahiyet ve tespitlerine yönelik herhangi bir somut emare, bilgi, belge ve delilin bulunmadığı, bu haliyle araştırmaların ilerletilemediği” kayda geçirildi. Barım, bu tutanağın tutulmasından 36 saat sonra gözaltına alındı.
Duruşmada mahkeme başkanının soruları üzerine tanık Sedat Gül, “Direkt Ayşe Barım’ı suçlayan ihbarımı hatırlamıyorum” dedi. Hâkim ihbarın içeriğini okuduğunda ise, “Sosyal medyadan görüp vatandaş olarak görüşümü yazdım” ifadesini kullandı. “Hangi hassasiyetle bu ihbarı yaptınız?” sorusuna ise “Vatandaşlık hassasiyeti olsa gerek” yanıtını verdi. Böylece duruşmada, bizzat ihbarcının ifadesiyle ihbarın dayanaksız olduğu ortaya çıktı.
İddianamede yer alanlar ve yer almayanlar bundan ibaret. Gezi’den 12 yıl sonra açılan bu davada, bir gün parkta çekilen fotoğraf, hukuka aykırı dinlemeler, barışçıl bir açıklama ve başkalarının paylaşımları suç delili sayılıyor. Ancak iddianame de duruşmalar da pek çok soruya yanıt vermiyor. Bu soruların en yalınını ise Barım dile getiriyor: “Ben neden hedef alındım?”
