Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.


Erişim engelleri artık tek tek haberleri değil, haber kuruluşlarını, gazetecileri ve dijital arşivleri hedef alıyor. İstisnai olması gereken 8/A uygulaması ise fiilen kalıcı bir sansür mekanizmasına dönüşüyor
ALİ SAFA KORKUT
Türkiye’de erişim engelleri artık istisnai bir tedbirden öte, gündelik bir müdahale aracına dönüşmüş durumda. Son üç haftada bunu bir kez daha gördük. Öyle ki Onur Yürüyüşü ve Nato Zirvesi kapsamında 300’ü aşkın sosyal medya hesabı ile 200’e yakın sosyal medya paylaşımı erişime engellendi ve bu yazının yazıldığı sıralarda da engellenmeye devam ediyor. Bu da meselenin tek tek “sakıncalı” içeriklerden ibaret olmadığını gösteriyor.
Gazeteciler, bağımsız haber kuruluşları, hak örgütleri, siyasi parti temsilcileri ve temsilcilikleri, gençlik örgütleri ve muhalif kullanıcılara ait hesaplar, aynı gerekçeyle erişime engelleniyor. Üstelik bu hesap sahipleri, çoğu zaman kararın gerekçesini dahi öğrenemiyor. Sansür ve ifade özgürlüğü ihlallerini belgeleyen Susma Platformu’nun “@susma_24” kullanıcı adlı X hesabının da 5651 sayılı kanunun “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesini düzenleyen 8/A maddesi uyarınca erişime engellenmesi, bu yeni aşamanın en çarpıcı örneklerinden biri: Artık yalnızca ihlal konusu olduğu iddia edilen yayınlar değil, bu ihlallerin kaydını tutan mekanizmalar da susturuluyor.
Son dönemdeki erişim engeli kararlarının ayırt edici yönü ise hesap ve paylaşımlara yönelik müdahalenin kapsamı. Zira eskiden çoğunlukla belirli bir haber bağlantısı ya da sosyal medya paylaşımı hedef alınırken, bugün direkt olarak haberin paylaşıldığı alan adı ve/veya sosyal medya hesabının tamamı erişime engelleniyor. Hatta gazeteci Can Dündar’ın kurduğu Özgürüz platformu örneğinde olduğu gibi bir yayın kuruluşunun farklı platformlardaki tüm kanalları aynı anda engellenebiliyor. Öyle ki Özgürüz’ün alan adı ile X, Instagram, Facebook, TikTok ve YouTube hesapları, Ankara 10. Sulh Ceza Hakimliğinin 4 Temmuz tarihli kararıyla erişime engellendi. Benzer şekilde 1 Temmuz’da Ajansa Welat, Azadiya Welat ve NuMedya24’ün alan adları ile X hesaplarının Ankara 9. Sulh Ceza Hakimliğinin kararıyla topluca engellenmesi de bu dönüşümü açıkça gösteriyor. Toplam takipçi sayıları milyonları aşan Cumhuriyet gazetesi, Sendika Org ve soL Haber’in X hesaplarının tümü hakkında verilen erişim engeli kararları ise dönüşen müdahale türünün sınır tanımazlığını gösteriyor.
Bu toptancı ve kapsamlı müdahale modelinin bir başka özelliği de sansürlediği kişinin peşini bırakmaması. Çünkü engellenen kişi, yeni bir alan adı veya hesap açtıktan çok kısa bir süre sonra yeniden erişim engeliyle karşılaşıyor. Mezopotamya Ajansı’nın Türkçe, Kürtçe ve İngilizce sosyal medya hesaplarının yalnızca bu yıl dahi 15, Jinnews’in 7, gazeteci Doğan Cihan’ın 6, Ruşen Takva’nın 5, Furkan Karabay ile İdris Sayılgan’ın 4, Ali Ergin Demirhan’ın ise 3 hesabına erişimin engellenmesi, buna dair ilk akla gelen örneklerden. Bu sistematik sansür, yayıncının mevcut arşivinin dışında, yeniden okura ulaşma çabasına da müdahale ediyor. Engellenen hesabı barındıran sosyal medya platformlarının bahse konu erişim engeli kararını ilgili kullanıcıyla paylaşmaması, sansürlenen kişilerin savunma hakkını da henüz başlangıçta zayıflatıyor.
İstisnadan kurala: “Milli güvenlik” sansürü
Varsa ihlale konu paylaşımı kaldırmak yerine bir hesabı bütünüyle engellemek, hukuk dışı olmakla beraber çok ağır bir müdahale. Çünkü hesap yalnızca o gün yayımlanan içeriklerden oluşmuyor. Yıllar boyunca biriktirilmiş haberler, belgeler, görüntüler, kaynaklarla kurulan bağlar, takipçi ağı ve yayıncının gelecekte kamuoyuna ulaşma imkânı da erişim engeli nedeniyle ortadan kaldırılıyor. Bu yüzden, alan adlarıyla sosyal medya hesaplarının tümden engellenmesi, geçmişe dönük bir silmenin yanı sıra geleceğe dönük bir yayın yasağı gibi çalışıyor. Sonuç olarak, gazetecinin konuşamaz hale gelmesiyle birlikte yurttaşın da habere, belgeye ve kamusal tartışmaya erişimi engelleniyor.
Dolayısıyla burada basın özgürlüğünün yalnızca “gazetecilere tanınmış mesleki bir ayrıcalık” olmadığını da hatırlamak gerekiyor. Basın özgürlüğü, asıl olarak toplumun bilgiye ulaşma, haber alma ve iktidarı denetleme hakkını güvence altına alıyor. Çünkü bir dijital gazetenin internet sitesi ve/veya sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli kararı verildiğinde, kamu görevlileri hakkında daha önce yayımlanmış bilgilerden toplumsal hareketlerin hafızasına kadar geniş bir kayıt alanı, bir arşiv de erişilemez hâle gelmiş oluyor. Üstelik, tıpkı 1 Temmuz’da NuMedya örneğinde olduğu gibi kararların hangi haber içeriği nedeniyle verildiği açıklanmadığında da yayıncı neyi savunacağını, okur da bilgiye neden ulaşamadığını bilemiyor. Bu belirsizlik, hukuki savunmayı zorlaştırdığı gibi gazeteciler üzerinde “hangi haber yeni bir erişim engeli kararı doğurur?” kaygısıyla güçlü bir otosansür baskısı da yaratıyor.
Bu sistemin merkezinde 5651 sayılı kanunun 8/A maddesi bulunuyor. Kanuna göre bu madde, yaşam hakkı, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması gibi alanlarda gecikmesinde sakınca bulunan durumlar için hızlı müdahale imkânı tanıyor. Ancak “acil ve istisnai” olması gereken uygulamanın gazetecilik faaliyetleri, hak savunuculuğu, siyasi eleştiri ve hatta erişim engeli kararlarının duyurulduğu haberler için rutin biçimde yapılması, istisnayı yerleşik bir kurala çeviriyor. “Millî güvenlik” ve “kamu düzeni” gerekçeleri somut bir tehlike gösterilmeden tekrarlandığında, hukuki gerekçe olmaktan çıkıp her içerik için kullanılabilen genel bir şablona dönüşüyor.
Anayasa Mahkemesi (AYM) de bu sorunu açık biçimde tespit etmiş durumda. Mahkeme, 14 Eylül 2023 tarihli Artı Media kararında, 8/A maddesindeki istisnai usulün ancak hukuka aykırılığın ve acil zararın ilk bakışta açıkça görülebildiği durumlarda işletilebileceğini vurguladı. Buna rağmen idari ve yargısal makamların zorunlu sosyal ihtiyacı, aciliyeti ve ölçülülüğü ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya koyamadığını, aksine “yerleşik bir yanlış uygulama” oluştuğunu söyledi. AYM, aynı zamanda 8/A maddesinin keyfiliği önleyecek temel güvenceleri taşımadığı ve ifade özgürlüğü ihlalinin doğrudan kanundan kaynaklandığı sonucuna vardı.
İtirazlar sonuç vermiyor, sansür için yeni yollar bulunuyor
Sulh ceza hâkimliklerinin rolü de tam da bu noktada tartışmalı hâle geliyor. Zira erişim engeli kararları çoğunlukla dosya üzerinden, yayıncı dinlenmeden ve çok kısa sürede veriliyor. Bu kararlara yapılan itirazlar ise aynı kapalı sistem içinde, farklı bir sulh ceza hâkimliği tarafından inceleniyor. İtirazlara verilen ret oranına ilişkin açıklanmış resmi bir veri yok fakat bu alandaki bunca yıllık tecrübeme dayanarak, her 10 itirazdan yalnızca birinin kabul edildiğini söyleyebilirim.
AYM de 11 Ekim 2023 tarihli kararında bu yapısal soruna dikkat çekti. Mahkeme, 5651 sayılı kanunun “kişilik hakları ihlali” gerekçesiyle engel kararı verilmesini düzenleyen 9. maddesini iptal etti. Kararda, çelişmeli yargılama yapılmaması, kararların süresiz sonuç doğurabilmesi, kademeli müdahale seçeneklerinin bulunmaması ve keyfiliği önleyecek güvencelerin yokluğu nedeniyle ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiği belirtildi. Ayrıca itiraz mekanizmasının etkili işlemediği, ilk derece ve itiraz kararlarının çoğunlukla genel ifadeler içeren, somut olayla yeterince ilişki kurmayan gerekçelere dayandığı tespit edildi.
5651 sayılı kanunun 9. maddesi, 2024 yılına kadar erişim engeli kararlarında en sık gerekçe yapılan kanun maddesiydi. Ancak AYM'nin iptal kararı uygulamadaki temel sorunu ortadan kaldırmadı. Benzer müdahaleler bu kez 5651 sayılı kanunun "millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması" gerekçesini düzenleyen 8/A maddesi üzerinden verilmeye başlandı. Günümüzde her 10 karardan 9’u bu gerekçeyle veriliyor. Yani mevzuattaki bir yol kapanırken, daha ağır ve daha geniş sonuçlar doğuran başka bir yol olağanlaştırılıyor.
Son bir yılda gazeteciler bakımından kamuya yansıyan tek istisna Diren Yurtsever’in hesabı hakkında verilen karardı. Yurtsever’in “@diren_besta” kullanıcı adlı X hesabı için 3 Aralık 2025’te verilen erişim engeli kararı, 17 Şubat 2026’da kaldırıldı. Fakat bu örnek de etkili bir hukuk yolunun varlığını göstermiyor. Zira Yurtsever’in hesabı, 24 Haziran 2026’da yeniden engellendi. Böylece bir karar kaldırılmış olsa bile sansür, yeni bir kararla ya da yeni açılan hesaplara yönelik yeni erişim engelleriyle devam ediyor. Gazeteci her defasında sıfırdan takipçi toplamaya, yeniden itiraz etmeye ve aylar sürebilecek üst yargı yollarına başvurmaya zorlanıyor. Hukuki kazanım kâğıt üzerinde kalırken, fiilî sonuç değişmiyor.
AİHM: “Topyekün engellemeler hukuka aykırı”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye hakkında verdiği 18 Aralık 2012 tarihli Ahmet Yıldırım ve 1 Aralık 2015 tarihli Cengiz ve Diğerleri kararlarıyla erişim engelinin sınırını aslında yıllar önce çizdi.
AİHM, tek bir içerik gerekçe gösterilerek Google Sites veya YouTube gibi geniş platformların bütünüyle engellenmesinin çok sayıda hukuka uygun içeriği de erişilemez kılan “yan etki” doğurduğunu ve ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini belirledi. AİHM’e göre, internet engelleri açık bir yasal temele dayanmalı, kapsamı dar tutulmalı ve daha hafif bir önlemin yeterli olup olmayacağı mahkemeler tarafından somut biçimde değerlendirilmeli.
Avrupa Konseyi standartları da aynı şeyi söylüyor: Belirli bir içeriği hedefleyen tedbir genel bir bilgi engelleme aracına dönüşmemeli, büyük miktarda hukuka uygun içeriği erişilemez kılan yan etkiler yaratmamalı, karar bağımsız ve etkili bir yargısal denetime açık olmalı. Kullanıcıya neden engelleme yapıldığı bildirilmeli ve hızlı, erişilebilir bir başvuru yolu sağlanmalı. Türkiye’deki güncel uygulama ise bu ölçütlerin tersine ilerliyor: Gerekçe belirsiz, kapsam geniş, tedbir çoğu zaman süresiz, itiraz yolu ise fiilen sonuç üretmiyor.
Türkiye’de dijital sansürün geldiği yeni aşama, basitçe “bazı hesapların erişime engellenmesi”nden ibaret değil. Devlet, hangi gazetecinin kamusal alanda konuşabileceğini, hangi haberin görülebileceğini, hangi gazetenin hayatta kalabileceğini ve hangi arşivin erişilebilir olacağını giderek daha geniş kararlarla belirliyor.
Bu nedenle mesele yalnızca gazetecilerin ifade özgürlüğü meselesi değil. Aynı zamanda toplumun haber alma hakkı, kamusal hafızanın korunması ve gerçeğe erişim imkanıyla doğrudan ilgili.
Bu gidişatı tersine çevirmek için de sulh ceza hâkimliklerinin AYM ve AİHM karalarına uyması, yetkililerin de Avrupa Konseyi standartlarını dikkate alması gerekiyor. Aksi halde erişime kapatılan yalnızca internet siteleri ve sosyal medya hesapları olmayacak, toplumun ortak hafızası da giderek daralacak.
