Expression Interrupted

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.

ANALİZ | İtibardan tasarruf edilmedi, peki özgürlükten?

ANALİZ | İtibardan tasarruf edilmedi, peki özgürlükten?

İttifakın gücünü ve Türkiye'nin stratejik ağırlığını dünyaya gösterme iddiasındaki bu buluşma, ülke içinde ifade ve basın özgürlüğüne yönelik baskıların gölgesinde gerçekleşti

TAMER BAKAR

Başkent Ankara, 22 yıl aradan sonra yeniden bir NATO zirvesine ev sahipliği yaptı; ancak 36. NATO Zirvesi'ne damga vuran yalnızca liderlerin görkemli karşılanışı ya da masaya konan milyar dolarlık savunma başlıkları olmadı. İttifakın gücünü ve Türkiye'nin stratejik ağırlığını dünyaya gösterme iddiasındaki bu buluşma, ülke içinde ifade ve basın özgürlüğüne yönelik baskıların gölgesinde gerçekleşti. Beştepe'nin ışıltılı protokol trafiğiyle, sokaklardaki gözaltı ve yasak haberleri aynı günlere sığdı.

Expression Interrupted'a konuşan gazeteci ve siyaset bilimci Sezin Öney de zirvenin görkemi ile arka plandaki baskılar arasındaki uçuruma dikkat çekti. Nitekim bu haber, bir NATO zirvesinin diplomatik bilançosundan çok, o günlerde Türkiye'de ifade özgürlüğünün nereye savrulduğunun hikayesidir.

Dev organizasyon

İki gün süren zirve, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Beştepe'deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde toplandı. NATO'ya üye 32 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının yanı sıra Ukrayna, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın da aralarında bulunduğu 9 misafir ülke davetliydi; bu ülkelerin liderleriyle birlikte dışişleri ve savunma bakanları da masada yer aldı. Katılımcı listesi liderlerle de sınırlı kalmadı: yüzlerce diplomat, bürokrat, teknik heyet üyesi ve dünyanın dört bir yanından gelen basın mensubu Ankara'yı doldurdu.

Organizasyonun ölçeğini anlamak için tek bir örnek bile yeterli. ABD Başkanı Donald Trump başkente yaklaşık bin 400 kişilik bir heyetle geldi; resmi ana heyetlerin toplamı ise 6 bin kişi dolayındaydı. Buna liderlerin geniş koruma ekipleri, lojistik ve teknik destek personeli ile zirveyi yerinde izleyen yaklaşık 2 bin uluslararası gazeteci eklendiğinde, iki günlük süreçte Ankara'ya gelen ziyaretçi sayısı 10 bine ulaştı. Kent genelinde zirvenin güvenliğini ise toplam 44 bin emniyet personeli sağladı.

12 milyar TL'ye yaklaşan zirve maliyeti

Bu ölçeğin bir de faturası vardı. T24'ün haberine göre zirvenin toplam maliyeti 11 milyar 761 milyon TL'yi buldu ve bu tutarın en büyük kalemini Etimesgut'taki askeri havalimanının yeniden inşası oluşturdu. Sputnik'e konuşan gazeteci Zülfikar Doğan'a göre bu tesis, "Ankara Havalimanı" adıyla yalnızca sekiz ayda yeniden inşa edildi ve 44 büyük gövdeli uçağın aynı anda yanaşabileceği uluslararası bir havalimanı olarak hizmete girdi. Katılımcılara zirve boyunca Ankara, Esenboğa ve Mürted olmak üzere üç havalimanından hizmet verildi.

Hazırlık yalnızca havayoluyla da sınırlı kalmadı. Medyaya yansıyan derlemelere göre Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile Ankara Büyükşehir Belediyesinin ortak çalışmasıyla Esenboğa ile zirve merkezi arasındaki güzergahlarda yol genişletme, asfalt yenileme ve kavşak düzenlemeleri tamamlandı.

Asıl dikkat çeken hazırlık ise protokol güzergahlarında yaşandı. Yollara dikey bahçeler kuruldu; Konya, Elâzığ, Manisa, Samsun ve Amasya'dan 225 bin liralık ağaç ve fidan getirtilerek 801 bin 325 liralık masrafla toprağa dikildi. Binaların dış cepheleri elden geçirildi, güzergâh üzerindeki bazı evler ise reklam panolarıyla gözlerden gizlendi. Özellikle bu pano uygulaması muhalefetin tepkisini çekti.

Güvenlik tarafında da tablo aynı ölçekteydi. Sözcü'nün aktardığına göre başkentte 40 bin polis görev aldı; İletişim Başkanlığı'nın telaffuz ettiği 56 bini aşkın "personel" rakamı ise jandarma ve diğer birimleri de kapsıyordu. Ankara Valiliği, 28 Haziran-10 Temmuz 2026 tarihleri arasında il genelinde tüm miting, gösteri ve bildiri dağıtımını yasakladı.

Eleştirilerin odağında basın akreditasyonu ve "kilit altındaki şehir"

Rakamların da gösterdiği gibi itibardan tasarruf edilmedi. Peki ya demokratik değerlerden?

Zirve için Beştepe Millet Kütüphanesi'nde bir Uluslararası Medya Merkezi kuruldu; zirve marjında 28-29 Haziran'da Dolmabahçe Sarayı'nda NATO Parlamenterler Zirvesi'nin yanı sıra çeşitli panel ve çalıştaylar düzenlendi. Ne var ki Batı basınının ve uluslararası kuruluşların yoğunlaştığı nokta bu görkemli programla kalmadı; organizasyonun güvenlik ve basın özgürlüğü boyutu da gündeme geldi.

Akreditasyon tartışması doğrudan NATO'yu hedef aldı. 15 basın özgürlüğü ve insan hakları örgütü, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'ye yazdıkları mektupta Halk TV, Sözcü TV, BirGün, Cumhuriyet, ANKA, Medyascope ve T24 gibi eleştirel Türk yayınlarının akreditasyon başvurularının gerekçe gösterilmeden reddedildiğini belirterek kararın geri alınmasını istedi. İmzacılar, NATO'nun ev sahibi ülkenin değerlendirmesine dayanmasının, akreditasyon kararlarının yayınların editoryal çizgisinden etkilenmiş olabileceği kaygısını doğurduğunu vurguladı.

Tartışmayı büyüten yalnızca akreditasyon reddi de değildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), 7-8 Temmuz'daki NATO Zirvesi öncesinde Ankara'da en az 209 kişinin gözaltına alınmasını, Türkiye'nin ifade ve toplanma özgürlüğüne yönelik tahammülsüzlüğünün göstergesi olarak niteledi.

Örgüt, başkentte zirve hazırlıkları sürerken gerçekleştirilen toplu gözaltıları 25 Haziran'da yayımladığı açıklamayla gündeme taşıdı. 22 Haziran'ı 23 Haziran'a bağlayan gece düzenlenen operasyonlarda gözaltına alınanlar arasında siyasi aktivistler, avukatlar, bir akademisyen ve LGBTİ+ hakları savunucusu gazeteci Yıldız Tar da vardı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 23 Haziran'daki açıklamasında operasyonun "terör örgütlerinin eylem ve faaliyetlerini deşifre etmek" amacı taşıdığı belirtildi ve gözaltındakiler sol gruplarla ve IŞİD'le ilişkilendirildi. Ancak herhangi bir somut suç ya da suç faaliyetine dair ayrıntı paylaşılmadı.

Öney, zirvenin görkemiyle arka planda uygulanan baskılar arasındaki çelişkiye dikkat çekti: "Bir anlamda çok şatafatlı, görkemli, 'Türkiye'nin gücünü yansıtan' bir zirve yapıyorsunuz. Ama burada Türkiye vatandaşları yok, tamamen zirveden uzak tutuluyorlar. Bir taraftan çeşitli isimlere gözaltılar veya akreditasyon reddi, diğer taraftan yabancı gazetecilere ve Türkiye'den akredite olabilen şanslılara çantalar, hediyeler ve inanılmaz ikramlar sunuldu. Türkiye'de 'şanslı olmayan' gazetecilerin veya genel olarak Türkiye vatandaşlarının çektiği sıkıntılar ne olacak? Normalde dış politika vatandaşların yararına yürütülür. Siz ise vatandaşların çıkarını geride bırakarak, hatta ezerek başkaları için zirve yapmış oluyorsunuz. Bu durumda zirve kimin için yapılıyor?"

HRW'nin Avrupa ve Orta Asya direktör yardımcısı Benjamin Ward da yayımladığı açıklamada terör yasalarının kullanılma biçimine tepki gösterdi: "Bir NATO zirvesi öncesinde toplu gözaltılar yapmak ve insanları susturmak amacıyla terörle mücadele yasalarını kötüye kullanmak, ittifakın kurucu değerleriyle taban tabana çelişiyor. Türkiye makamları gözaltına alınanları derhal serbest bırakmalı; NATO ise zirve sürecinde insanların görüşlerini barışçıl biçimde ifade etmesine ve toplanmasına izin verilmesi konusunda ısrarcı olmalı." (HRW)

Bu gözaltıların hukuki çerçevesi de tartışmalıydı. Operasyonlardan bir gece önce Ankara Valiliği, 28 Haziran gece yarısından 10 Temmuz gece yarısına kadar tüm toplantı ve gösterileri, bildiri dağıtımı ve pankart asma gibi etkinlikleri yasaklamıştı. Güvenlik ve kamu düzeni gerekçesiyle ilan edilen bu 13 günlük yasak, aynı zamanda "önleyici kolluk yetkilerini" de kapsıyordu. Başsavcılığın gözaltılara ilişkin açıklamasında ise zirveye ya da yasağa doğrudan bir atıf yapılmadı.

Sürecin ayrıntıları da tepkileri besledi. Gözaltına alınanlarla 24 saat boyunca görüşülmesini engelleyen bir karar verildi; ancak bu sürenin ardından avukatların ziyaretine izin verildi. Ulusal basında yer alan haberlere göre, IŞİD bağlantısı iddiasıyla aranan bir kişi de gözaltı girişimi sırasında polisle çıkan çatışmada hayatını kaybetti.

HRW, tüm bunların Türkiye'deki daha geniş bir hak ihlalleri tablosunun parçası olduğunu ifade etti. Örgüt; ana muhalefet partisi CHP'nin yönetiminin mahkeme kararıyla görevden alındığını, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin seçilmiş Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanarak yargılandığını ve halihazırda en az 21 gazeteci ile medya çalışanının cezaevinde bulunduğunu hatırlattı. Örgüt ayrıca, aralarında kadına yönelik şiddet alanında hizmet veren kuruluşların da olduğu bazı LGBTİ+ ve kadın hakları örgütlerinin sosyal medya hesaplarına erişimin engellenmesini eleştirdi.

Zirveyle sınırlı kalmayan bir iklim: Deniz Göktaş davası

Bu tablo yalnızca zirve günlerine özgü değildi. Aynı dönemde, sahnedeki esprileri nedeniyle yargılanan bir komedyenin öyküsü, Türkiye'de ifade özgürlüğü alanının nasıl daraldığını bireysel ölçekte gözler önüne serdi. Stand-up gösterisindeki ifadeleri gerekçe gösterilerek "Cumhurbaşkanına hakaret" ve "dini değerleri alenen aşağılama" suçlamalarıyla yurt dışı dönüşünde havalimanında gözaltına alınan Deniz Göktaş, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Karar, insan hakları savunucularının işaret ettiği baskı ortamının bir başka yüzü olarak okundu ve yurt içinde olduğu kadar uluslararası basında da geniş yankı buldu.

Siyaset bilimci Sezin Öney'e göre Göktaş hakkında yürütülen süreç, hükümet ile toplumsal muhalefet arasındaki gerilimin yeni bir örneği. Öney, gösterinin erişim engeline rağmen milyonlarca kişi tarafından izlenmesini, toplumun sansür girişimlerine karşı farklı yollarla tepki vermeyi sürdürdüğünün göstergesi olarak değerlendirdi.

Göktaş’ın tutuklanması, zirve masasına da taşındı. Zirve öncesinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde basın toplantısı düzenleyen NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'ye, Hollanda'nın resmi haber ajansı ANP'nin muhabiri doğrudan bir soru yöneltti. Gazeteci, son haftalarda muhalif siyasetçilere, gazetecilere ve komedyen Deniz Göktaş'a yönelik adımları hatırlatarak Ankara'nın "liberal demokrasilerin toplandığı" bir zirveye ev sahipliği için hala uygun bir yer olup olmadığını ve bu başlıkların Cumhurbaşkanı Erdoğan'la görüşülüp görüşülmeyeceğini sordu.

Rutte, Türkiye'ye ilişkin doğrudan bir eleştiriden kaçındı; bunun yerine demokrasinin ilkelerine vurgu yaptı. "Demokrasi seçimlerden daha fazlasıdır" diyen Rutte, özgür ve bağımsız medyanın, gazetecilerin istedikleri soruyu sorabilmesinin, istedikleri araştırmayı yapabilmesinin ve insanların isterlerse gösteri düzenleyebilmesinin demokrasinin parçası olduğunu belirtti; medyanın bu tür büyük etkinliklere kısıtlamasız katılabilmesinin NATO için önemli olduğunu da ekledi. Zirvenin, liderlerin bu meseleleri Erdoğan'la doğrudan ele alması için iyi bir fırsat olduğunu söyledi.

Sorunun bir yankısı da canlı yayında yaşandı: TRT'nin Türkçe çevirisinde, Hollandalı gazetecinin sorusundaki Deniz Göktaş'ın tutukluluğuna ve zirve öncesi gözaltılara ilişkin bölümlerin yer almadığı, sorunun yalnızca "yargı ve demokrasiyle ilgili genel bir soru" biçiminde aktarıldığı görüldü. Bu eksik çeviri, sosyal medyada ayrı bir tartışma başlattı.

Tutuklama kararına siyasetçiler, hukuk örgütleri, meslek kuruluşları ve uluslararası insan hakları örgütlerinden tepki geldi. BBC, ABC News, Bloomberg, Deutsche Welle ve Balkan Insight başta olmak üzere çok sayıda uluslararası yayın kuruluşu da olayı Türkiye'de ifade özgürlüğünün durumu bağlamında ele aldı. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden 100'ü aşkın yazar, gazeteci ve sanatçı da ortak açıklamayla Göktaş'ın serbest bırakılmasını istedi.

Zirvenin ardından kalan soru

Ankara, iki gün boyunca dünya liderlerini ağırlayarak diplomatik gücünü sergiledi; milyarlarca liralık havalimanı, yol ve çevre yatırımıyla "itibardan tasarruf olmaz" anlayışını bir kez daha somutlaştırdı. Ne var ki bu görkemin hemen yanında, gözaltılar, gösteri yasakları, reddedilen akreditasyonlar ve Deniz Göktaş'ın tutuklanması gibi başlıklar aynı fotoğrafın diğer yarısını oluşturdu. Zirve, Türkiye'nin uluslararası arenadaki ağırlığını pekiştirmiş olabilir; ancak geride Sezin Öney'in sorduğu sorunun cevabını arayan geniş bir kesim bıraktı: Görkemin bedeli vatandaşın susturulmasıysa, bu zirve gerçekten kimin için yapıldı?

Yukarı