Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.


Mahkeme 7262 sayılı Kanun’un bazı maddelerini iptal ederek otoriterleşme sürecinin sivil toplum ayağına kısmen ve muhtemelen geçici olarak da olsa dur demiş oldu. Ancak dernekler mevzuatının örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan muhtevası ve ruhu, kanunun Türkiye sivil toplumunun üzerinde baskı aracı olma konumunu sürdürecek
KEREM DİKMEN*
Anayasa Mahkemesinin ilan ettiği gündeme göre, Mahkeme 7262 sayılı Kitle İmha Silahlarının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun’un bazı hükümlerinin iptaline yönelik ana muhalefet partisi CHP tarafından yapılan başvuruyu 18 Ocak 2024 tarihinde görüştü. Mahkemenin örgütlenme özgürlüğü açısından geriye gidiş anlamına gelen bu kanun hakkındaki kararı ise nihayet 3 Nisan 2024 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı. Mahkeme, sivil toplum karşısında devlet kurumlarını hiyerarşik üst olarak konumlandıran bu kanunun bazı maddelerini iptal ederek otoriterleşme sürecinin sivil toplum ayağına kısmen ve muhtemelen geçici olarak da olsa dur demiş oldu. Bununla birlikte dernekler mevzuatının örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan muhtevası ve ruhu, kanunun Türkiye sivil toplumunun üzerinde baskı aracı olma konumunu sürdürecek.
Ne olmuştu?
Covid-19 salgın koşulları devam ederken AK Parti mensubu 52 milletvekili “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun” teklifini Meclis Başkanlığına sundu. Kanun numarasına atıfla sivil toplumda “7262” olarak anılan bu kanun teklifinin görünür amacı “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) kitle imha silahlarının finansmanının önlenmesine ilişkin kararlarının uygulanmasına yönelik usul ve esasların düzenlenmesi” ile sınırlıydı. Sekretaryası OECD tarafından yürütülen Mali Eylem Görev Gücünün tavsiyelerinin hayata geçirilmesi ve Türkiye’nin kara para aklama, terörizmin finansmanı ve kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı ile mücadelede eksiklikleri olduğu gerekçesiyle içinde olduğu “gri liste”den çıkma çabası teklifin dayandığı önemli bir argümandı. Türkiye gibi bozuk insan hakları siciline sahip bir devletin insan hak ve özgürlüklerini sınırlamak için başvurduğu en önemli bahanenin “terör” olması, teklifin dikkat çekmesi için yeterliydi. Yeni bir kanunmuşçasına lanse edilse de yürürlük ve geçici maddeler dışında yer alan 41 maddenin yalnızca altı maddesi kanunun ana yapısını oluşturmaktaydı. Kalan otuz beş madde ise Dernekler Kanunu dahil altı farklı kanunda değişiklik yaptı.
Sivil toplumun itirazlarına rağmen kanun teklifi TBMM’de sınırlı değişikliklerle kabul edildi ve 31 Aralık 2020 tarihli Resmi Gazete'nin 5. mükerrer sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece devletin Türkiye sivil toplumuna yeni yıl armağanı, bir kayyım kanunu oldu. Tepkiler, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra da dinmedi. Konunun insan hakları savunuculuğuna etkisini irdeleyen ortak açıklamalar yayımlanırken BM Özel Raportörü Türkiye Cumhuriyetine gönderdiği mektupta, kanunun insan haklarına ve demokratik uygulamalara aykırı olduğuna dikkat çekti. Benzer bir mektup Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e gönderildi. Türkiye Cumhuriyeti adına İçişleri Bakan Süleyman Soylu tarafından Komisere gönderilen yanıt ise Komiserin eleştirilerini yanıtlamaktan uzak bir propaganda metni olmanın ötesine geçemedi. TBMM, kanunu uluslararası kurumların düzenlemeleri gerekçe göstererek çıkarmıştı ancak ilginç şekilde bu uluslararası kurumlar kanuna tepki gösteriyordu.
Kanun neyi değiştirmişti?
Kaos GL’ye hazırlamış olduğum bilgi notu ile teklifin yol açacağı sonuçları kısaca kamuoyu ile paylaşmıştık. Tekrar edecek olursak:
- “Belirli suçlardan” hüküm giyenlerin denetleme ve yönetim kurulu gibi dernek organlarında görev alması yasaklandı, bu kişilerin devam eden organ üyeliği varsa kendiliğinden sona ereceği belirtildi,
- Derneklerin risk değerlendirmesine tabi tutularak her yıl denetlenmesi standart hâle getirildi,
- Yurt dışına yapılan yardımlar için önceden bildirim yükümlülüğü yerine getirildi,
- İçişleri Bakanına, dernek organ üyelerine “belirli suçlardan” ötürü ceza davası açılması hâlinde bu kişileri ve bu kişilerin üyesi olduğu organları görevden uzaklaştırma yetkisi verildi,
- Bakana, yukarıdaki durumun söz konusu olduğu dernekleri geçici olarak faaliyetten alıkoyma yetkisi verildi,
- Bakana, görevden uzaklaştırdığı organlara kayyım atama yetkisi verildi,
- Dernekler Kanunundaki ceza hükümleri genişletildi, cezalar arttırıldı, yeni cezalar eklendi.
Yazının belirli bir bağlama oturması için “belirli suçlar” ifadesini biraz daha açalım. Kanun metninde bunlar “Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamında yer alan suçlar ile Türk Ceza Kanunu’nda yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlar” olarak sınırlanmış. İlk bakışta masum bir zincirleme isim tamlaması gibi. Oysa altında bambaşka bir durum var. Kanun, Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanuna atıf yapıyor. Bu kanunun 3. maddesiyse Terörle Mücadele Kanunu’na ve bu kanun kapsamında terör suçu olarak kabul edilen fiillere işaret ediyor. Bu kanun ise TCK’da yazılı uzun bir listeyi terör suçu kapsamına alırken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre kanunilik şartını taşımaktan yapısal olarak uzak propaganda suçunu da içeriyor. Oysa bunlar insan hakları savunuculuğunu cezalandırmak isteyen devlet makamlarının en fazla başvurduğu maddeler. Sırf haklarında açılmış bulunan ceza davaları nedeniyle Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesinin önceki başkanı, Büyükada davasında yargılanan hak savunucuları, İnsan Hakları Derneği mevcut eş başkanı ve TTB başkanının yöneticiliğini yaptıkları derneklerin faaliyetlerinin askıya alınmasına karar verilebilirdi. Neyse ki uygulamada böyle bir adım atılmadı ancak işte kanun metni doğrudan buna imkân tanımaktaydı.
CHP’den iptal davası
Teklifin kanunlaşmasının ardından sivil toplum açılacak bir iptal davasına umut bağladı. Bu hamle CHP’den geldi. CHP’nin kanunun bazı maddelerinin iptali talebiyle kısa süre içinde açtığı davanın ilk incelemesi Anayasa Mahkemesinin 18 Mart 2021 tarihli toplantısında tamamlandı.
CHP’nin başvurusundaki vahim iki hata
CHP’nin dava dilekçesine Anayasa Mahkemesi kararının üst kısmında yer alan sekmeden erişmek mümkün. CHP maalesef kanunun 3. maddesinde dernek yöneticisi olmaya getirilen sınırlamanın iptalini talep etmedi. Dolayısıyla bir üst paragrafta bahsettiğimiz durumdaki kişilerin mahkûmiyetleri hâlinde dernek organ üyeliğinin sona ermesi yorum yoluyla ileri sürülebilir durumda. Yani Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş gibi kişiler mevcut durumda derneklerde denetleme kurulu, yönetim kurulu üyesi olamaz.
CHP maalesef Dernekler Kanunu’nun 19. maddesinde yapılan değişikliğin iptalini de talep etmedi. Madde, “Bildirimin şekli ve içeriği ile yurt dışına yapılacak yardımlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikte düzenlenir” ifadesini içeriyordu. Oysa birebir aynı ifade Yardım Toplama Kanununun 9. maddesindeki değişiklikte de yer alıyordu, CHP Dernekler Kanunu’ndaki ifadenin aksine bu maddedeki aynı ifadenin iptalini talep etti ve Mahkeme de kanundaki ifadeyi iptal etti. Ancak dava konusu edilmediği için Dernekler Kanunu’nun 19. maddesinin bu kısmı maalesef bu hata nedeniyle hâlâ yürürlükte. Dolayısıyla yurt dışına yapılan para gönderimleri, bu gönderimler yardım niteliğinde olmasa bile, İl Sivil Toplum Müdürlüklerinin yaptırım tehdidi altında kalmaya devam edecek.
CHP çok sayıda hükmün de iptalini talep etti. Bunların da bir kısmı iptal edildi.
Hangi hükümler iptal edildi ve bunlar ne anlama geliyor?
İptal kararına Resmi Gazete'den de ulaşmak mümkün. Mahkeme dernekler kanunundaki iki hükümden birini (30/A) tamamen, diğerini (19) kısmen iptal etti. 19. maddedeki iptalin bir kısmı teknik kısımlar içerdiği burada ele almayacağız. Ancak 19. maddenin iptal edilen 5. fıkrası, derneklerin Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlükleri veya İçişleri Bakanlığı tarafından yürütülen denetim süreçlerinin toksik etkisini, diğer derneklere sirayet ettirme potansiyeli taşıyordu. “Özel kanunlarındaki düzenlemeler saklı kalmak üzere, İçişleri Bakanlığınca veya mülki idare amirliğince talep edilmesi hâlinde, dernekler ile derneklere ait her türlü tesis, müessese ve ortaklığı bulunan kuruluşlar, görev alanları ile sınırlı olmak üzere ilgili bakanlık ve kuruluşlar tarafından denetlenir.” hükmü Mahkemece iptal edildi. Bu hüküm şu anlama geliyordu; başka bir üst kuruluş veya platform zemininde bir araya gelen dernekler; bir diğerinin denetim sürecinin sonucu olarak otomatikman denetime alınabilecekti. Örneğin İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Platformuna üye herhangi bir derneğin denetlenmesi, platforma üye başka bir derneğin sırf bu platforma üyeliği nedeniyle denetlenmesine yol açabilecekti. Bu hüküm şimdiye kadar bu şekilde yorumlanmadı ancak bilhassa insan hakları savunusu yapan dernekleri, devlet düşmanı oluşumlar olarak gören resmi otorite ve kimi denetçiler böyle yorumlayabilir, bir dernekte yaptığı denetimi otomatikman dernekle ortak işler yapan kuruluşlara sirayet ettirebilirdi. İptal hükmü gerekçesi farklı olsa da bunun önüne geçmiş oldu.
Kayyım maddesine iptal
Sivil toplumun, 7262 sayılı Kanun’un “derneklere kayyım kanunu” olarak nitelemesinin nedeni, dernekler kanununa eklenen 30/A maddesiydi. Buna göre yukarıda bahsi geçen “belirli suçlar” nedeniyle dernek organlarında görev almış birinin hakkında ceza davası açılmış olması; bu dava ceza ile sonuçlanmasa dahi sırf davanın açılması o kişinin, hatta o kişi ile birlikte diğer organ üyelerinin İçişleri Bakanının tek başına vereceği bir kararla görevden uzaklaştırılması, derneğin faaliyetlerinin geçici olarak durdurulması veya görevden uzaklaştırılan bu kişilerin yerine İçişleri Bakanının belirleyeceği kişilerin atanmasına yol açabilecekti. Üstelik hakkında ceza davası açılan kişiler sonunda beraat kararı alsa bile İçişleri Bakanının uzaklaştırma kararını geri almasını gerektiren herhangi bir düzenlemeye kanunda yer verilmemişti. Faaliyetlerin durdurulmasındaki “geçici” sürenin ne kadar devam edeceği de belirsizdi.
Bu belirsizlikleri dikkate alan Anayasa Mahkemesi 30/A hükmünü tümüyle iptal etti. Bu bir anlamda İçişleri Bakanının yetkisine son vermek anlamına geliyor. Yani İçişleri Bakanı, altyapısını kendi hazırladığı ceza davasını gerekçe göstererek derneklerin faaliyetini askıya alamayacak, organları görevden uzaklaştıramayacak, onlara kayyım atayamayacak.
Ama…
Mahkemenin iptal kararı; yukarıda saydığımız yaptırımların kanunda yer almasını sorun olarak görmemekte. Mahkemeye göre organlardan uzaklaştırma ve geçici olarak askıya alma düzenlemeleri prensip olarak normların taşıması gereken kanunilik ve meşru amaç kriterlerini taşıyor. Mahkemenin iptal gerekçesinin toplandığı noktalar; görevden uzaklaştırma tedbirinin ne zamana kadar devam edeceğinin belirsizliği; kuralın hakkında ceza davası açılmayan organ üyelerinin de görevden uzaklaştırılmasına yol açabilecek şekilde düzenlenmesi; hakkında ceza davası açılan kişinin beraat etmesi durumunda görevden uzaklaştırma kararının akıbetinin ne olacağına dair belirsizlik olarak ifade edilmiş. Bu gerekçeden yola çıkılarak bakıldığında buradaki “belirsizlikleri” gideren yeni bir değişikliğin yapılması mümkün.
Mahkeme, görevden uzaklaştırma konusundaki fıkrayı iptal ettiği için, uygulanabilirliğinin kalmadığını değerlendirdiği “faaliyetten geçici olarak alıkoyma” yetkisini İçişleri Bakanına veren hükmü de iptal etmiş oldu. Birinci fıkranın yukarıda belirttiğimiz şekilde yeniden kanunlaşması durumunda ikinci fıkranın da tekrar kanunda yer bulma ihtimali hâlâ bulunuyor.
İçişleri Bakanına kayyım atama yetkisini veren hüküm de iptal edildi. Birinci fıkranın iptal edilmiş olması nedeniyle uygulanabilirliğinin kalmaması nedenlerden biri. Ancak Mahkeme, ilk iki fıkradakinden ayrı olarak yaptığı değerlendirmeyle kayyım ihtimalinin üzerine şimdilik kalıcı olarak set çekti diyebiliriz. İptal kararının gerekçesine göre bir derneğin organının üyeleri görevden uzaklaştırılırsa, bu kişilerin yerine yeni üyelerin atanması yetkisi derneğin üyelerine aittir, dolayısıyla kayyım atama yetkisinin (Valiler üzerinden) İçişleri Bakanına verilmesi, dernek kurma özgürlüğüne getirilen sınırlamanın zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması anlamına gelmeyecektir.
Kabahatler Kanunu’ndaki ilişkili düzenlemeye de iptal
Bahsettiğimiz “belirli suçların” dernek yararına işlendiğinin öne sürülmesi hâlinde ceza soruşturması veya davasının nasıl sonuçlandığına bakılmaksızın para cezası verilebileceğine ilişkin hüküm de aynı Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edildi. Anayasa Mahkemesi yerinde bir değerlendirmeyle bu hükmün masumiyet karinesine aykırı olduğunu tespit etti. Polis fezlekelerinin otomatikman iddianameye dönüştüğü bir yargı düzeninde yukarıdaki maddenin yürürlükte kalması, İçişleri Bakanlığının tüzel kişinin parasına moda tabirle “çökmesi” anlamına gelecekti. Neyse ki Mahkeme bu zehirli kuralı da iptal ederek sivil toplumun endişelerini bir nebze azalttı.
İptal kararı ne zaman yürürlüğe girecek?
Mahkeme iptal kararının Resmi Gazete’de kararın yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe gireceğini de hüküm altına aldığından, iptal kararı 3 Ocak 2025 itibariyle sonuç doğuracak. Ancak bu yürürlük süresini TBMM’ye yeni bir düzenleme yapması için verilen süre olarak yorumlamak daha doğru olur. Başka bir ifade ile şu an için dernekler açısından kayyım, faaliyetlerin askıya alınması ve dernek organlarına üye olanların görevden uzaklaştırılması riski yaratan bu düzenlemenin uygulanabilirliğinin kalmadığını söylemek mümkün.
*Avukat, Kaos GL İnsan Hakları Programı Koordinatörü
