Expression Interrupted

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.

ANALİZ |"Etki ajanlığı" yasası: Sivil toplum ve basın özgürlüğüne yeni bir darbe

ANALİZ |

Yasalaşması halinde bu tasarının gerek basın gerekse hak savunuculuğu yapan sivil toplum kuruluşlarını çalışamaz hale getirmek için her an kullanılmaya hazır bir silah olarak elde tutulacağından kimse şüphe etmemelidir

 

 

KEREM DİKMEN*

 

 

Kamuoyunda “etki ajanlığı yasası” olarak bilinen yasa tasarısı sivil toplumun gündemine esas olarak 2024 yerel seçimlerinin hemen sonrasında girdi. Meclis çalışmalarına ara vermeden yasalaşması planlanan ve ilk versiyonunu Anka Haber Ajansının özel haberinden öğrendiğimiz taslak, o zaman her ne olduysa gündemden düşse de, 18 Ekim 2024’te tümü iktidardaki AK Parti milletvekilleri tarafından imzalanan dilekçe ile tekrar Meclis başkanlığına sunuldu.

 

Yakından izlediği Rusya ve Gürcistan örneklerinden yola çıkarak “etki ajanlığı” düzenlemesinin gelecekte kendisi için ne anlama gelebileceği konusunda öngörü sahibi olan Türkiye’deki sivil toplum örgütleri tasarıya başından itibaren tepki gösterdi. Bunlardan en kitlesel olanı, aralarında dernek, vakıf, barolar ve sendikaların da bulunduğu seksen demokratik kitle örgütü tarafından yapılan ve yasa teklifinin Meclis Genel Kurulu tarafından kabul edilmemesi çağrısında bulunan açıklamaydı. Açıklamada yasa teklifinin, sivil toplum örgütlerinin, devlet veya devlet dışı aktörler tarafından işlenen insan hakları ihlallerini belgelemek gibi meşru faaliyetlerini suç kapsamına alma riski taşıdığı ve uzun süreli hapis dahil ağır cezalar öngördüğü vurgulandı.

 

Sezin Öney’in geçtiğimiz Mayıs ayında P24’te yayımlanan yazısı, dünya genelinde yaygınlaşan insan hakları karşıtı muhafazakar dalgayla birlikte etki ajanlığı yasalarının çeşitli türevlerinin sivil alanın daraltılmasını bir hedef olarak gözettiğini ortaya koyuyor. Aslında ilk kez gündeme geldiği sıralarda bu konu yalnızca Türkiye için değil Gürcistan için de güncel bir tartışma konusuydu. Zeynep Şahin’in Teyit’te yayımlanan yazısı ise meselenin sivil toplumun hak savunuculuğu dışındaki bileşenleri açısından da ne tür riskler barındırdığını göstermişti. Ondan daha da önce, insan hakları savunucularını ve sivil toplumu hedef alan Putin Rusyası'nın da bir benzerini yasalaştırdığı düzenleme, yaklaşık yedi yüz başvuruyu birleştiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de gündemine gelmişti. Türkiye’deki durumu anlamak için Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemindeki teklif içeriğine biraz daha yakından bakalım.

 

Devletin güvenliği veya siyasal yararları aleyhine suç işleme

 

Madde 339/A

 

 (1) Bu bölümde düzenlenen suçları oluşturmamak kaydıyla, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işleyenler hakkında üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir. Fail hakkında hem bu suçtan hem de işlediği ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur.

 

(2) Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise faile sekiz yıldan on iki yıla kadar hapis cezası verilir.

 

(3) Suçun, milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birimler ile proje, tesis ve hizmetleri yerine getiren kurum ve kuruluşlarda görev yapanlar tarafından işlenmesi halinde verilecek ceza bir kat artırılır.

 

(4) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır.

 

Kamuoyunda yapılan tartışmalarda üzerinde çok durulmasa da maddenin giriş cümlesi özel olarak dikkat çekiyor ve çok ciddi bir tehdidi de içeriyor. Zira teklifin yer aldığı Türk Ceza Kanunu’nun “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” başlıklı yedinci bölümünde sıralanan eylemler zaten hâlihazırda cezalandırılıyor. Bunlar arasında Gülenci savcıların “Askeri Casusluk” kumpas davalarında bir silah olarak kullandığı maddeler de var. Teklif bu bölümü parantez dışına çıkararak, aslında yedinci bölüm dışında kalan bütün bölümlerde yer alan eylemlerin, “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda” gerçekleştirilmesi halinde cezalandırılmasını öngörüyor. Nitekim madde gerekçesine bakıldığında, “düzenlemeyle, Devletin iç veya dış siyasal yararına yönelik gerçekleştirilen ve suç teşkil eden fiillerin bu madde kapsamında ayrıca cezalandırılması kabul edilmektedir” denmekte.

 

Dolayısıyla Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) herhangi bir suç eyleminin, “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda” işlendiğine dair bir mahkeme kararı, kişinin hem o maddedeki cezayı ama ayrıca 339/A maddesindeki cezayı da alması anlamına gelecek.

 

Örneğin bir kişinin “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” eylemini gerçekleştirmek suçundan cezalandırıldığını düşünelim. TCK 216. maddeye göre bu suçun cezası bir yıldan itibaren başlayan hapis cezası. Ancak yargılamayı yapan mahkeme, kişinin bu eyleminin; devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda işlendiğini kabul ederse, bu defa kişi ayrıca 339/A maddesi uyarınca üç yıldan başlayan hapis cezası ile cezalandırılacak.

 

Ceza hukuku normlarının taşıması gereken en önemli özellik, kişinin eylemi gerçekleştirdiğinde bu eylemin ne anlama geldiği ve ne sonuçlara yol açabileceği konusunda öngörü sahibi olabilmesini sağlamasıdır. Bir kişiyi yaralayan veya bir kişinin malını çalan biri, bu eylemin sonucunda cezalandırılacağını bilir.

 

Madde metnine dönersek, devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları aleyhine bir suç eyleminin; yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilmesinin cezalandırılacağını görebiliyoruz.

 

Madde gerekçesinde “devletin güvenliği" kavramı, “Devletin varlığının korunması ve tehlikeyle karşı karşıya bırakılmaması” olarak tanımlandıktan sonra, “Devletin varlığını tehlikeye düşürebilecek nitelikteki eylemler, Devletin güvenliğini ihlal etmektedir. Devletin iç ve dış siyasal yararları ile güvenliği arasında sıkı bir ilişki bulunduğu bilinmektedir” denmekte.

 

Yine gerekçede, “Suçun oluşması için failin, yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda hareket etmesi gerekmektedir. Yabancı organizasyon, Türk hukukuna göre kurulmamış veya oluşturulmamış organizasyon olarak değerlendirilmektedir. Yabancı organizasyon, yabancı bir devlet tâbiiyetinde olabileceği gibi hiçbir devletin tâbiiyetinde de bulunmayabilir” ifadelerine yer verilmektedir.

 

Hibe alan sivil toplum örgütleri hedefte

 

Peki sivil toplum buna neden karşı çıkmalı veya çıkıyor?

 

İktidarın MHP kanadından Feti Yıldız, teklifin ilk kez gündeme geldiği Mayıs ayında sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla, yasanın hedefinin yurt dışından hibe alan örgütler olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Gürcistan’da yasanın kabulünden sonra Media Development Foundation isimli sivil toplum kuruluşu yetkililerinin fotoğraflarının üzerine “hibe yiyiciler” ibaresi yazılmış posterlerin kurumun ofisinin bulunduğu binanın girişine asıldığı dikkate alınırsa, Yıldız’ın paylaşımındaki “hibe” kelimesinin boşuna seçilmediği anlaşılabiliyor. 

 

Peki hibe nedir, Türkiye sivil toplumu için nasıl bir işlevi vardır?

 

Seçimler siyasi katılım için olmazsa olmaz ise de şüphesiz toplumsal katılımın tek aracı değil. Meslek kuruluşları, sendikalar, dernekler, vakıflar veya tüzel kişiliği olmayan topluluklar sivil toplumun bileşenlerinden birkaçı. Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları Batı demokrasileri ile karşılaştırıldıklarında baskı gücünden görece yoksun olsalar da tarihsel bir arka planları var ve belirli ölçüde de güçleri var. “Halkın bekçi köpeği” işlevlerini yerine getirerek kamuoyunu, karar alıcıların kendilerini etkileyen politika ve tasarruflarıyla ilgili aydınlatıyorlar, halkı uyarma işlevlerini yerine getiriyorlar. Ağırlıkla dernek formunda örgütlenen Türkiye'deki insan hakları savunucuları ise Türkiye’nin gerek anayasa gibi ulusal gerekse de BM veya Avrupa Konseyi gibi uluslararası veya bölgesel sözleşmelerle üstlendikleri taahhütleri ile ilgili izleme ve raporlama faaliyetlerini sürdürüyorlar. Aslında bu, yani ihlallerin veya yasa ve politikaların izlenmesi ve raporlanması; devletlerin taahhütlerini yerine getirip getirmediğini anlamanın da bir yöntemi.

 

Türkiye sivil toplumu, siyasi krize eşlik eden günümüz ekonomik kriz koşullarında kendi kaynaklarını yaratma imkanından yoksun. Devlet ise insan hakları örgütlerini mali bir kıskaca almış, yardım toplama mevzuatı gibi gelir getirici faaliyetleri gerçekleştirme yeteneğini önemli ölçüde kısıtlamış durumda. Dolayısıyla Türkiye’de faaliyet gösteren ve insan hakları alanında çalışan bir derneğin yabancı fonlara, hibelere başvurması; bir tercihten öte bir mecburiyet. Bu fonlar, konu özelinde “hibeler,” tıpkı yasa gerekçesinde atıf yapıldığı gibi yabancı devletlerin hukukuna tabi kurumlardan sağlanabildiği gibi hiçbir devlet tabiiyetinde bulunmayan kuruluşlardan da temin edilebilmektedir. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi kurumlar tarafından desteklenebileceği gibi yabancı devletlerin kalkınma ajansları da Türkiye sivil toplumunu (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığının başka ülkelerde yaptıklarına benzer biçimde) mali açıdan destekleyebilmektedir.

 

İşte bu kanunun kendini saklamaya gerek görmeyen özü tam olarak Rusya’da yaşandığı ve Gürcistan’da yaşanmakta olduğu gibi devletin anayasasına ve uluslararası taahhütlerine bağlılığına dair araştırma ve izleme yapan kurumları, kişileri, gazetecileri çalışamaz hale getirmektir. Teklifin ilk halinde yer alan “Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapan veya yaptıranlar” ibaresinin son halinde yer almaması bir belirsizliğin giderilmesi olarak gelebilirse de mevcut halinin de araştırmayı bir suç eylemi olarak ele almayacağının bir teminatı bulunmamaktadır.

 

Basına yeni darbe

 

Her şeyden önce teklif metninde bahsedilen devletin güvenliği; iç veya dış siyasal yararları aleyhine eylemde bulunmak oldukça muğlak ve tanımlanabilir olmaktan uzaktır. İç siyasal yarar nedir? Dış siyasal yarar nedir? “Siyasal yarar” kavramı, etki ajanlığı teklifinin içinde bulunduğu TCK Yedinci Bölüm’de sık sık değinilen bir kavramdır. Madde gerekçesine bakıldığında ise siyasal yarar “iktisadi, mali, askeri, milli savunma, kamu sağlığı, kamu güvenliği, kamu düzeni, teknolojik, kültürel, ulaştırma, haberleşme, siber alan, kritik altyapılar ve enerji gibi diğer yararlar” olarak tarif edilmiştir. Oysa mevcut kanunun “Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme” başlıklı 327. maddesinin gerekçesine baktığımızda, “Madde, Devlet yararları arasında ‘siyasal’ olanları göz önüne almış bulunmakta; bu nedenle, ekonomik, kültürel ve benzeri nitelikteki yararlara ilişkin belge veya vesikalar, bu suçun konusunu oluşturmamaktadır. Söz gelimi Devletin dış ilişkilerinin iyi tarzda sürdürülmesi hususundaki yarar gibi.” şeklinde bir sınırlandırma yapmaktadır.

 

Yani teklif öncesinde siyasal yarar kavramı, ekonomik, kültürel ve benzeri nitelikteki yararları içermemekte iken artık bunlar etki ajanlığı suçunun motivasyonları arasında saymıştır.

 

Bu neden önemlidir? Örneğin Türkiye Cumhuriyeti devletinin İsrail politikasının hükümet yetkililerinin açıklamalarıyla örtüşmediği, görünürde İsrail’e eleştirir gibi görünen devletin gümrüklerinden, savunma sektörü için kullanılabilecek birçok ürünün İsrail’e ihraç edildiği, gazeteci Metin Cihan tarafından belgeye dayanılarak haberleştirilmektedir. Ne tesadüftür ki hükümete yakın medya organı Yeni Şafak, Cihan’ı hedef göstererek kendisini İsrail’in etki ajanı olmakla itham etmiştir. Aslında bu, yasa teklifinin neyi amaçladığını ortaya koyan somut bir örnektir. Zira bu haberlerin, mali ve iktisadi konulara ilişkin olduğu, devletin de ticari zincirden fayda elde ettiği dikkate alındığında, “dezenformasyon” yasası ile zaten sınırlanmış olan basının bir de bu maddeden darbe yiyeceği açıktır.

 

Sivil toplum, hibe ve etki ajanlığı mevzusuna dönersek teklifin neye sebep olacağını başka bir örnek üzerinden açıklamak sanırım spekülasyon olmayacaktır.

 

Türkiye Cumhuriyeti bir süredir LGBTİ+ hakları karşıtı politikalarını yazılı hale getirmekte; İçişleri, Milli Eğitim, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı gibi icracı bakanlıklara görevler atamaktadır. Bugün devlet kurumları kültürel yararı, LGBTİ+ hakları karşıtlığı olarak da tanımlamaktadır. Nitekim Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının 2024 Mayıs ayında yayımladığı Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi 2024 - 2028 Vizyon ve Eylem Planı belgesinde yer alan “Aileyi tehdit eden şiddet, zararlı akımlar ve alışkanlıklarla mücadelenin güçlendirilmesi” başlıklı 2 numaralı stratejik hedefin, 2.2. numaralı faaliyeti “Küresel cinsiyetsizleştirme projeleri ile mücadele konusunda standartları ortaya koyan bir strateji belgesinin” hazırlanması olarak tarif edilmiş; tüm Bakanlıklar, Diyanet İşleri Başkanlığı ve sivil toplum kuruluşları bu konuda uygulayıcı olarak görevlendirilmiştir. Dolayısıyla güya cinsiyetsizleştirme projeleriyle mücadele etmek, yani LGBTİ+ varlığıyla mücadele etmek, devlet açısından artık bir stratejik hedeftir.

 

Buradan yola çıktığımızda, LGBTİ+ hakları alanında çalışan veya bu alanı kapsayan derneklerin faaliyetlerinin, etki ajanlığı düzenlemesinin görünür hedefinde olacağı açıktır. Bir örnek vermek gerekirse, bugün Türkiyeli birçok sivil toplum örgütü, kısa adı “Sida” olan İsveç Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı tarafından mali açıdan desteklenmektedir. Ve kuruluşun internet sitesinde de belirtildiği üzere “Sida, İsveç Parlamentosu ve Hükümeti adına çalışan bir devlet kurumudur. İsveç kalkınma işbirliği ve insani yardımı hükümet stratejileri tarafından yönlendirilir. Stratejiler İsveç kalkınma işbirliğinin hedeflerini belirler.”

 

Pekâlâ Sida veya benzeri bir kurum tarafından desteklenen Türkiyeli bir insan hakları örgütünün LGBTİ+ hakları alanında yaptığı bir çalışma ve bu çalışmaya bağlı açıklamaları/faaliyetleri kolaylıkla devletin kültürel yararına aykırı bir hareket olarak nitelenebilecek, bu da siyasal yarara aykırılıkla itham edilebilecektir.

 

Bu sadece bir örnektir. İfade özgürlüğü, kültürel haklar, azınlık hakları ve benzeri temalarda ya da cezaevleri, sığınaklar, öğrenci yurtları, üniversiteler gibi mekanlara odaklı olarak çalışan ve faaliyetleri yabancı organizasyonlar tarafından hibe ve fonlarla desteklenen her örgüt veya alternatif medya kuruluşu, yasalaşması halinde etki ajanı düzenlemesinin doğal hedefi haline gelecektir.

 

Maalesef sesi oldukça kısılan sivil toplumun bu teklife itirazı tek başına yeterli değildir. Konu siyasi partilerin gündemine girememiştir. Birkaçı dışında baroların da dikkatini çekmemiştir. Ancak yasalaşması halinde bu tasarının gerek basın gerekse hak savunuculuğu yapan sivil toplum kuruluşlarını çalışamaz hale getirmek için her an kullanılmaya hazır bir silah olarak elde tutulacağından kimse şüphe etmemelidir.

 

 

* İnsan hakları savunucusu, avukat

 

 

 

           

Yukarı