Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.


Oysa gazeteciler “neden artık kayıp çocuk sayısı açıklanmıyor?” sorusunu ısrarla sorarak Narin Güran olayının bağlamsız, polisiye bir konu olmadığını, çocuğa karşı şiddetin Narin Güran’ın bedeninde somutlaşan toplumsallığını ortaya dökmeliydi
SUNCEM KOÇER*
Özellikle toplumsal kriz anlarında haber medyasının olayları aktarış şekli, olayın kendisi kadar önemlidir. Kameranın nereye yerleştirildiği, mikrofonun kime ses açtığı olanın bitenin kamuya taşındığı açıyı belirler. Çok boyutlu ve bir o kadar karmaşık sosyopolitik yaşamın iki boyutlu manşetlere taşındığı dilin nasıl yoğrulduğu hakikati kuran en temel öğe haline gelebilir.
Medyayı bir ayna olarak değil, toplumsallığın ve hakikatin kurgusunda etkin bir aktör olarak gören bu anlayışa göre gazetecilerin omuzlarındaki sorumluluk ağır. Basın tarihi boyunca odakta ve tartışmalı olan nesnellik, hesap verebilirlik gibi bazı temel prensipleri düşününce bu ağır yükün aslında etik temelli habercilikten başka bir şey olmadığını görüyoruz.
Manşetlerde Tavşantepe’yi, Tavşantepe’de Türkiye’yi görmek…
Yakın zamandan acı bir örnek olarak Diyarbakır Tavşantepe’de kaybolan, kaybının 19. gününde cesedi dere yatağında bulunan sekiz yaşındaki Narin Güran cinayetinin kamusallaşmasında medyanın rolünü ele alalım. Narin Güran’ın kaybolduğunu duyduğumuz ilk andan itibaren gazetecilerin konuyu gündeme taşıması ve sonrasında soruşturmayı ısrarla takip etmeleri kritik önemdeydi. Soruşturma gizliliğinin haberciler tarafından yer yer ihlali normal şartlarda etik standartlar çerçevesinde eleştirilmesi gereken bir konu. Fakat kurumlara artan güvensizlik bağlamında bu eleştiriyi başka zamanlara ertelemek gerekiyor. Üstelik haber yapmak için risk alan gazeteciler kriz anlarının belirsizliğinde çoğu zaman yurttaşların can simidi oluyor. Son yıllarda pek çok olay var ki (örneğin, 11 yaşındaki Rabia Naz Vatan’ın 2018 yılında Giresun’da şüpheli ölümü) gazetecilerin ısrarı sayesinde soruşturmaya dönüştü, ya da yürüyen soruşturmalar bu ısrarlı takip sayesinde yön değiştirdi. Medyanın rolü, Narin Güran vakasında da sadece temsiliyet alanında anlam kurmakla sınırlı kalmadı. Medya soruşturmanın gidişatına etki eden, ya da yeteri kadar etki edemeyen bir figür olarak rol aldı.
Narin Güran cinayetine dair anaakım manşetlere baktığımızda bizi basın tarihinin başına ışınlayan “sarı gazetecilik” örnekleri dışında fazlaca bir kelam göremiyoruz. “Kahreden detaylar,” “yasak ilişki itirafları,” “şok eden ifadeler” manşetleri sekiz yaşında bir çocuğun, üstelik aile kurumunun kilidi altında gerçekleşen katlini sansasyonel bir tonda haberleştiriyordu. Bu ton kamusal ilgiyi diri tutuyor olabilir. Ama haber hikayelerinin çerçevelenmesi kamu algısını ve etik alanı önemli ölçüde etkiliyor. Medyada cinayet, şiddet, aşırıcılık (extremism) gibi konularda içerik ve başlık seçimi, mağdurların ve tarafların yansıtılması gazetecilerin kamu ilgisini diri tutmak ile etik haberciliği dengeleme konusunda karşılaştıkları ikilemleri bir kez daha vurguluyor (Abubakar, 2019). Bu ikilem ne bugüne ne de Türkiye’ye özgü. Bu bakış yirminci yüz yılın başında “penny press” ile ortaya çıkan sansasyon temelli gazeteciliğe ait dilin bir yansıması. Zira sonradan aşınan, dejenere olan ideal bir gazetecilikten söz etmek zor. Ortaya çıkışından itibaren etik temelli gazetecilik mücadele verilerek inşa edilmesi gereken bir pratik alanı. Bu tarihsel devamlılığı arka plana alarak Narin Güran cinayetinin 2024 yılı Türkiye’sindeki medya kurgusunun bugüne ve buraya özgün taraflarını ve medyanın hakikati kurarken yüklendiği işlevi anlamamız gerek.
Narin Güran cinayetinin medya yansımalarındaki duygu yüklü ifadeler, cinayeti bir temaşaya dönüştürürken esas soruların sorulmuyor oluşu gözlerden kaçabildi. Türkiye’de kayıp çocuklar önemli bir mesele. 2016’dan beri resmi olarak açıklanmadığı için Türkiye’de an itibariyle kaç tane kayıp çocuk olduğunu bilmiyoruz. Narin Güran cinayeti hakkında izlediğimiz, okuduğumuz haberlerde bu kritik noktaya yer açılmadığını söylemek yanlış olmaz. Akademisyen Yasemin İnceoğlu’nun vurguladığı gibi, medya Narin Güran cinayetini ele alırken en çok da son yıllarda Türkiye’de kaç çocuğun kaybolduğu ve bu çocukların kaçının bulunabildiğiyle ilgilenmeliydi. Gazeteci Kemal Göktaş da benzer bir vurguyla “Tavşantepe Türkiye’nin aynası oldu, Türkiye Tavşantepe’dir” diyor. Bir çocuğun (Narin ya da başkası) hayatının önemsizliği, tüm toplumun (Tavşantepe ya da Türkiye’de başka bir yer) çocuğa karşı işlenen suç(lar) karşısında suskunluğu, yürütülen soruşturmanın ciddiyetinde tutarsızlıklar belki özgündü ama münferit değildi. Oysaki gazeteciler “neden artık kayıp çocuk sayısı açıklanmıyor?” sorusunu ısrarla sorarak Narin Güran olayının bağlamsız, polisiye bir konu olmadığını, çocuğa karşı şiddetin Narin Güran’ın bedeninde somutlaşan toplumsallığını ortaya dökmeliydi. Tavşantepe köylülerinin ürettiği çelişkili anlatıları, bir milletvekilinin soruşturulan aileyi koruyan açıklamalarını, soruşturmanın eksik gedik yürütülmesinin nedenlerini sorgularken, cinayeti seyirlik bir tüketim malzemesi olarak değil toplumsal bir örgünün kritik bir anı olarak sunmalıydı. Yerine, hakikat sonrası çağın konvansiyonlarına yakışır biçimde ekranlarda ağlayan muhabirler, melek olarak karikatürize edilen öldürülmüş bir çocuk, evlilik dışı cinsel ilişkinin polisiye yansımalarını izledik. Üstelik medyanın olayları işleyiş biçimi münferit değil. Çeşitli iktidar odaklarının ve ilişkilerinin kamu yararına eleştirel takibini gerektiren pek çok olayda, uzun zamandır benzer bir basın mesaisine tanık oluyoruz. 6 Şubat depremlerinde asrın felaketi kurgusunun yerleşmesinde ve ölümlerin, kayıpların engellenemez bir felaketin sonucu olarak normalleştirilmesinde medyanın rolü neydi? Tekil kadın cinayetleri gazete sayfalarında yer alırken bir yılda onlarca kadının ailelerinden biri tarafından öldürüldüğü bilgisi ne sıklıkta verildi? Kayıp çocuk sayısı neden sekiz yıldır resmi olarak açıklanmıyor? Örnekler çoğaltılabilir.
“Etik gazetecilik” gazetecilik olana dek…
Etik Gazetecilik Ağı Direktörü Aidan White etik gazeteciliğin beş temel değerini şöyle sıralıyor: doğruluk, bağımsızlık, tarafsızlık (daha iyi bir ifadeyle, farklı taraflara dair farkındalık), hümanizm, hesap verebilirlik. Bu değerlere bir adım geriden bakınca gördüğümüz, gazeteciliğin ta kendisi. Bu temel prensiplerinin çevrimiçi ve dışında hayata geçmesini sağlayacak olansa yine gazetecilerdir. Gazetecilerin mesleki iradesine önem atfeden “özdenetim” kavramını ele almak verimli olabilir. Bu kavramı yekûn bir çözüm olarak değil ama bir gelişim alanı olarak düşünebiliriz. Zira uygulayıcı özneler olarak gazetecilerin etik prensipleri ifa etmeleri anlamına gelen özdenetimin olanakları devlet aygıtları ve piyasa koşullarıyla sınırlıdır.
Yıllar önce televizyonda denetim ve özdenetim konulu bir çalışma için Türkiye’nin ilk haber televizyonu olan NTV’nin kurucu genel yayın yönetmeni Tayfun Ertan’la söyleşmiştik. Ertan’ın şu cümlesi kısa ve özdü: “Özdenetim diye tabir ettiğimiz mekanizma demokratik bir gazetecilik ortamında yapılan iyi gazeteciliğin kendisidir.” Meslek hayatı boyunca BBC’den CNN Türk’e uluslararası ve ulusal çok sayıda kurumda görev yapmış Ertan bu cümlesinin altını deneyimiyle doldurmuştu. İlgili çalışmadan aktarıyorum (Koçer, 2018: 172):
Ertan’a göre Türkiye medyasında yayın ilkeleri iki kategoriye ayrılıyordu. Birincisi, Basın Konseyi’nin, Gazeteciler Cemiyeti’nin ve Doğan Medya Grubu gibi yayıncıların hazırladığı, kitapçıklara bastırılmış, ya da mesela Hürriyet gazetesinin binasında duvara asılmış, yazılı yayın ilkeleri. Bunlar birbirlerinden farklılık gösterseler de üç aşağı beş yukarı gazeteciliğin doğasına dair temel prensipleri içeriyor. İkinci kategoriyi ise Ertan esas ilkeler diye tabir ediyor. Arka plandaki bu ilkelerin gazetecilikle ilişkisi olabildiğince minimal. Bu ilkeler, örneğin, Doğan Grubu’nun çıkarları doğrultusunda hassas görülen meseleleri, haber yapılacak konuları belirleyen ve haberlerin sınırlarını çizen ilkeler. Çalışanlar bu ilkeleri yönetimin en üstünden aşağıya doğru inen bir silsileyle uyguluyor. Medya patronu kendisi gibi düşünecek, kendisinin duyduğu kaygıları duyacak ve o paralelde adım atacak birtakım insanları kritik yerlere getiriyor. O kişiler de altlarına kendi ekiplerini kuruyor. Aralarında gazetecilik prensipleriyle hareket edenler olsa bile bir süre sonra onlar da bu arka plan ilkelerini içselleştiriyor ve gazeteciliğin önemli sorularını sormamaya başlıyor.
İşte tam bu noktada Ertan’ın “duygularınız neler gazeteciliği” diye tabir ettiği, olgu ve olayların aslını anlamaktan uzak, içi boşaltılmış bir habercilik pratiğinin başladığını görüyoruz. Gazeteciliğin ta kendisi olan etik gazetecilik demokratik olmayan ortamlarda pratisyenlerin mesleki iradelerine, özdenetimine sıkışıyor. Ertan bu alanın darlığına işaret etse de özdenetim belki de etik gazetecilik için elimizdeki en somut gelişim alanı.
Seçimler ve toplumsal protestolar gibi en olağan kamusal olayların birer kriz gibi yaşandığı Türkiye’de bizi gazetecilikte etik tartışmalarına iten örnekler çok. Krizler enformasyon düzensizliğinin olumsuz etkilerini yurttaşlar olarak en çok yaşadığımız anlar. Literatürde gazetecilikte etik aşınmanın dijital alanın haberciliği yutmasıyla birlikte ivme kazandığına dair pek çok çalışma karşımıza çıkıyor (örneğin, Hamada 2018). Ama bu olumsuzlukların dinamosu olarak internetin hız kültürünü, platformların tıklanma temelli gelir modelleri ve dikkat gasp etmeye yönelik mimarilerini not edip sözü bırakmak eksiklik. Haber medyası tarihsel altyapısı ve güncel durumuyla içinde bulunduğumuz resmin hem öznesi hem nesnesi olarak merkezindedir. İnternet ve sosyal medya dünyada ve Türkiye’de basının neoliberal dönüşümüyle ayyuka çıkan marazları perçinlemiş ve güncel haline ulaştırmışsa da gazetecilikte etik temelin aşınmasının öncü sebebi salt dijital alan değildir. Haber medyasının ahvalini analiz ederken tarihsel yaklaşım doğru sebep sonuç ilişkileri kurmamızı kolaylaştırabilir. Doğru sebep sonuç ilişkileri kurmak, habere güvensizlik mengenesi ve sosyal medyanın sağır eden uğultusu karşısında yılmazlığın da (resilience) anahtarıdır.
Referanslar
Abubakar, A. (2019). News values and the ethical dilemmas of covering violent extremism. Journalism & Mass Communication Quarterly, 97(1), 278-298. https://doi.org/10.1177/1077699019847258
Hamada, B. (2018). Social media: a turning point into global journalism identity and ethics.. https://doi.org/10.5772/intechopen.80255
Koçer, S. (2018) “Televizyonda Denetim ve Özdenetim” Medyada Özdenetim: Zorluklar, İmkanlar, Öneriler der. Doğan Akın. P24 Kitaplığı: İstanbul
İnceoğlu, Y. (2024, 17 Ekim) Medyanın Suç Haberciliği: Narin Cinayeti Örneği.NewsLabTürkiye. https://www.newslabturkey.org/2024/10/17/medyanin-suc-haberciligi-narin-cinayeti-ornegi/
* Akademisyen
