Expression Interrupted

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.

Nesibe Baransu: Dört yıl devlet dairelerinde işlem yapamadım

Nesibe Baransu: Dört yıl devlet dairelerinde işlem yapamadım

“Evime haciz kondu, vergi dairesine gidip haczimi ödeyemedim, devlet dairelerinde işlem yapamadım. Eşimin durumundan dolayı kısıtlı olarak göründüğüm söylendi”

 

CANSU PİŞKİN, İSTANBUL

 

Kapatılan Taraf gazetesinin muhabiri Mehmet Baransu, “Egemen Harekât Planı” başlıklı savaş planlarının gazetede yayımlandığı iddiasıyla açılan dava kapsamında 2 Mart 2015 tarihinde tutuklandı.

 

“Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrip etme, amacı dışında kullanma, hile ile alma, çalma,” “devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etme” ve “devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklama” suçlamalarıyla tutuklanan Baransu, Türkiye’de son dönemde tutuklu gazeteciler arasında en uzun süredir hapiste olanlardan biri.

 

Taraf gazetesinde yayımlanan haberleri nedeniyle hakkında çok sayıda dava açılan Baransu’nun beş yıldan uzun süredir yaşadığı hukuksuzluklar ise sadece onu etkilemedi. Tutuklandığında yalnızca beş aylık evli olduğu eşi Nesibe Baransu da beş yıllık yargı tacizinden payını aldı.

 

Nesibe Baransu, 18 Haziran 1984 Almanya doğumlu. Yaşamının bir kısmını Almanya’da geçiren Baransu, daha sonra Türkiye’ye temelli dönüş yaptı. İşletme yönetimi ve adalet konularında eğitim gördü. Eşi Mehmet Baransu’nun en baştan bugüne kadar bütün sürecine tanık ve destek olmanın yanı sıra sürecin bir parçası da olan Nesibe Baransu, yargı tacizinin hayatını nasıl değiştirdiğini Expression Interrupted’ın “Gözaltı: Türkiye’den Yargısal Taciz Hikayeleri” videosunda anlattı.

 

“3 yıl fiziki ve teknik takip altındaydım”

 

Nesibe Baransu ile Mehmet Baransu, 13 Eylül 2014’te evlendi. Evliliklerinin beşinci ayında Mehmet Baransu tutuklandı. Bu sırada hamile olan Nesibe Baransu bebeğini kaybetti. Mehmet Baransu’nun tutukluluğunun dördüncü ayında da kendisine kanser teşhisi kondu. Hastalık birinci evrede olduğu için ameliyatla atlattı.

 

Yargı tacizinin Nesibe Baransu’ya sıçraması eşinin tutuklanmasıyla başlamadı. Mehmet Baransu ile birliktelikleri başladığı andan itibaren telefonları yasadışı bir şekilde dinlendi. Tutukluluğun ardından teknik takibe bir de fiziki takip eklendi:

 

“Yaklaşık 3 yıl süreyle hem fiziksel hem teknik takip altındaydım. Hem ben hem ailem hem eşimin ailesi, her birimiz teker teker hem dinleme hem fiziksel takip altındaydık. 2016’dan sonra fiziksel takip artık ortadan kalktı. Malum darbe sürecinden sonra. Ama teknik takip, dinlemeler hala devam ediyor.”

 

“Evimize haciz kondu, davalarda para cezaları verildi”

 

Nesibe Baransu, eşi tutuklandıktan sonra yaşadıklarını maddi ve manevi sıkıntılar olarak ikiye ayırıyor. Davalarda verilen para cezaları, yargılama giderleri, yaşamak için ihtiyaç duydukları her şey sıkıntının maddi boyutunda kalıyor:

 

“Hem maddi anlamda hem manevi anlamda yaşadığımız sıkıntılar vardı. Maddi anlamda yaşadığımız sıkıntılar; eşimin çalışamaması tabii ki bir tarafa, benim çalışamamam bir tarafa, ama hakkımızda açılan davaların bize maddi anlamda bir yükü tabii ki oldu. Yargılama giderleri gerekçe gösterilerek evimize hacizler kondu. Açılan davalarda para cezaları verildi, bunları taksitlendirmek zorunda kaldık. Onun dışında cezaevinde tutukluların tabii ki belli giderleri var, onları ödemek zorunda kalıyorsunuz. Maddi anlamda tabii ki çok zorluklar yaşadık.”

 

Şu an içinde bulunduğu şartlar nedeniyle herhangi bir işte çalışamayan Baransu, ailesinin yanında kalarak geçimini sağlıyor:

 

“Benim birikimim vardı, bir dönem onu kullandım. Eşimin ilk tutuklandığı dönemde çok ufak çapta bir birikimi vardı, onu bırakmıştı bana, onu kullandım. Onun dışında kendi ailemden geçiniyorum. Kendi annemin babamın yanında yaşıyorum zaten. Onların bana sunduğu imkânlarla şu an hayatımı idame ettiriyorum. Darbeden önceki süreçte eşimin ailesi de maddi anlamda çok fazla destek oldular. Darbeyle birlikte onlar da görevlerinden ihraç edildi, maddi anlamda ciddi bir çıkmaza girdiler. Dolayısıyla o taraftan destek, hâliyle kesildi. 2016’dan beri maddi anlamda kendi ailemden alıyorum desteğimi.”

 

“4 yıl devlet dairelerinde işlem yapamadım”

 

Maddi sorunlar bu kadarla kısıtlı kalmamış. Nesibe Baransu, eşi tutuklandıktan sonra dört yıl boyunca, hiçbir gerekçe olmaksızın, devlet dairelerinde işlem yapamamış:

 

“İş başvurusunda bulunmadım. Sigortasını yaptıramayan biri iş başvurusunda bulunabilir mi? Pasaport başvurusunda bulunan birinin başvurusu geri çevriliyorsa iş başvurusunda bulunabilir misiniz? Gerekçe yok. Sadece, ‘T.C. kimlik numaranızı girdiğimiz zaman kırmızı bir ibare yanıyor. Bu şahıs hakkında işlem yapan personelle alakalı yasal işlem başlatılacaktır’ diye bir ibarenin çıktığı söylendi bana. Hangi kurum tarafından diye sorduğumda Adalet Bakanlığı tarafından olduğu söylenildi. Tabii ki bunun ne kadar doğru olup olmadığını bilmiyorum. Eşim tutuklandıktan sonra dört yıl kadar sürdü bu. Dört yıl kadar ben devlet dairelerinde işlem yapamaz noktaya geldim.”

 

“En büyük zararı insanlardan gördük”

 

“Çok kötü insanların varlığına artık inandım” diyen Baransu, bu süreçte manevi anlamda yaşadıklarından sonra ilgisini başka şeylere yöneltmiş. Sosyal hayatla arasına set çekerek bir süredir toprakla uğraşmaya başlamış:

 

“Manevi anlam çok başka bir boyut zaten. Yani hem ruh halimde hem iç dünyamda 36 yıl -ya da eşim tutuklanana kadar 32 yıl- boyunca hayata dair kendime kattığım bütün güzellikler sekteye uğradı. İnsanlığa bakış açım çok değişti. İnanılmaz bir hümanist yapım vardır benim; tüm canlılara karşı, sadece insanlara karşı değil. Bu anlamda artık kendimi çok kısıtlı bir çerçeveye sıkıştırdım. Çünkü en büyük zararı insanlardan gördük.

 

“Sizin sevginiz insanlara çok da bir şey katmıyormuş, onu gördüm. Karşınızdaki insanların da sevgi dolu olması gerekiyor, sadece sizin sevmeniz yeterli değil. Ve insanların gerçekten çok kötü olduğunu öğrendim. Çok enteresan, 32 yıllık hayatımda ben hiç kötü insanla karşılaşmamıştım. Bu belki de benim şansımdı gerçekten.

 

“Ama eşim tutuklandıktan sonra çok kötü insanların varlığına artık inanınca bu sefer canlı olarak insanlardan kendinizi çekip başka canlılara yöneliyorsunuz. Ben yaklaşık 3-4 yıldır toprakla uğraşıyorum mesela. Toprağa ektiğiniz her şey sevgi verdiğiniz takdirde size geri dönüyor. Bu beni fazlasıyla etkilemişti. Uzun bir süredir o yüzden toprakla, bitkilerle uğraşmak çok daha rehabilite ediyor. İnsanlardan uzaklaştım, evet. Çünkü en ağır yüzleriyle karşılaşmak önünüze bir set koyuyor.”

 

“Suçluluk duygusunu empoze ettiler”

 

Baransu’nun sosyal hayattan uzak kalmasının bir diğer nedeni de maruz kaldığı baskı ve hissettirilen suçluluk duygusu:

 

“İşin bir yanı da paranoya. Size suçluluk duygusunu empoze ediyorlar. Bir arkadaşımla kahve içmeye giderken oturduğum masanın etrafında kimlerin olduğuna bakmak, benden önce şu masa vardı, benden sonra bu masa doldu, bu gelenler kimler, gibi düşünceler bu sefer sizi suçluluk duygusuna sokuyor.

 

“Ben şu an ne yapıyorum? Ben bir arkadaşımla kahve içiyorum. Yani neden bu huzursuzluğu yaşıyorum, neden ben bu tedirginliği yaşıyorum, ben neden suçluluk duygusu hissediyorum? Yaptığım sosyal bir aktivitenin bile bana geri dönüşü hep böyle olunca sosyal hayatımı da kestim. Çünkü o da artık mutluluk vermiyor. Dolayısıyla bu sürecin dezavantajlarından biri de kendi içinize yöneliyorsunuz. Sosyal hayatınız bitiyor, inandığınız güzellikler yok oluyor, geleceğe dair düşüncelerinizin hepsi beyazken griye, bir süre sonra siyaha dönüyor.”

 

“Tutuklular içeride, aileleri dışarıda cezaevinde”

 

“Tutuklular içeride infaz sürelerini doldururken dışarıdakiler de kendilerini açık cezaevinde hissediyor” diyor Baransu. Yalnız bırakılmak, hem devletin hem sosyal çevrenin baskısı, ve maddi sıkıntılar gibi birçok neden bu cümleye gerekçe oluşturuyor.

 

“Bunu bana hissettiren gerçek, benim bir mesleğim varken çalışamıyor olmak, belli bir dönem sağlık sorunu yaşarken sigortamı yaptıramıyor olmak. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyken, bu topraklarda bir sağlık sorunu yaşıyorken, sigortamı yaptırıp neden bu devletin vatandaşına sunduğu imkândan faydalanamayayım? Ben tutuklu değilim, hükümlü değilim. Hakkımda herhangi bir soruşturma yok, hakkımda herhangi bir suçlama yok. Ben belediyeye gidip emlak vergimi dahi ödeyemedim.

 

“Evime haciz kondu, vergi dairesine gidip haczimi ödeyemedim, işlem yapamadım devlet dairelerinde. Kısıtlı olarak göründüm. Soruyorum, hakkımda bir soruşturma var mı? Hayır, yok. Giydiğim bir hüküm var mı? Hayır, yok. Ben neden kısıtlıyım? Eşinizden dolayı kısıtlısınız. Bunun bir gerekçesi var mı? Sen benim evime haciz koymuşsun, evimi satışa çıkarıyorsun ve ben haciz tutarını devlete vatandaşlık görevini yaparak ödeme yapmaya geliyorum. Kendi zor şartlarım altında ve siz benim ödememi almıyorsunuz. Ben 6 ay, Eminönü Hisar Vergi Dairesi’nde yargı borçlarından dolayı evime konan haczin bedelini ödemek için mücadele verdim. Altı ay. Ve bu süre içerisinde işleyen faizi de yine ben ödedim. Böyle bir durumda vatandaş olarak devletin sunduğu hiçbir imkândan faydalanamıyorsanız kendinizi nasıl hissedersiniz? Açık cezaevinde hissederim. Bunun psikolojik tarafını bir kenara bıraktığımız zaman, yaşamak için gerekli olan birtakım sosyal dairelerde, sosyal hayatta yapabileceğiniz şeyler bile sekteye uğruyorsa elbette kendimi böyle hissederim.

 

“Bu süreçte yalnız bırakılmak da etkili oluyor. Yalnız bırakılmanın verdiği bir boşluk, bir hayal kırıklığı var. Bu eşimden çok bende var açıkçası. Çünkü onun insanlığa bakış açısına çok fazla vakıf olamadım. Biz birbirimizi çok tanıyamadık. Ama benim insanlığın kusursuz olduğu yönünde bir bakış açım vardı. Yalnız bırakılmak benim adıma müthiş bir hayal kırıklığıydı.”

 

Nesibe Baransu, Türkiye’de en demokrat görünen insanların bile gerçekte demokrasiyi kendileri için istediklerinden zamanla emin olduğunu söylüyor:

 

“Oysa demokrasi evrensel bir şey. Şahsa, kimliğe, ideolojiye, haklıya, haksıza bakmadan, bir suçlunun dahi yasal olarak birtakım hakları varken, demokrasi de bunun ana teması iken, en demokratım diyen insanlar dahi bu süreçte maalesef ideolojik yaklaştılar. Bu başlı başına bende insanlığa karşı bir güvensizlik oluşturuyor. Çünkü bu demektir ki her devir değiştiğinde bir demokrasi sorunu yaşayacağız. Türkiye zaten bugüne kadar bunu hep yaşadı. Bir dönem bunun değişeceğine inandık toplum olarak. Ve bunun böyle olmadığını görmek, üstelik kendi inandığım değerlere sahip olduğunu düşündüğüm insanlar tarafından bu hayal kırıklığını yaşamak benim iç dünyamda yaralar açtı.”

 

Baransu, Türkiye’de insanların fikirlerini algı yönetimiyle yönlendirmenin ne kadar kolay olduğuna vurgu yapıyor: “Üzerimize inanılmaz bir algı yapıştırıldı, bu algı neticesinde insanlarda bir önyargı oluştu ve siz çaresizce bunun böyle olmadığını kanıtlamaya çalışıyorsunuz. Üstelik bunu kanıtlamak isterken de lehinize olan her türlü şeye el koyuyorlar. Sizin kendi haklılığınızı ispatlayabilmek adına yapabileceğiniz hiçbir şey kalmıyor. Bunu yapan insanların da hala takdir görüp alkışlanıyor olması insanların gerçekten kötü ve kötü düşünceli olduğunu düşünmeye itiyor sizi.

 

“Sosyal hayatta bir mahalle baskısı ister istemez yaşıyorsunuz. İnsanlar soruyorlar, daha doğrusu sormuyorlar bile, direkt yargısız infaz yapıyorlar. Öyle olmuş, böyleymiş zaten, ateş olmayan yerden duman çıkar mı… Sürece dair bilgisi olmayan insanların bile sizi yargısız infaz etmesi çok kötü olduklarını gösteriyor. Kötülükten beslenen çok insan var. Ben mutsuzsam karşıdaki de mutsuz olsun diyor.”

 

“Darbeden sonra eşimin hakları elinden alındı”

 

15 Temmuz darbe girişiminden sonra dışarıda üzerlerindeki baskının biraz azaldığını belirten Baransu, darbe girişimin cezaevinde ters bir etki yarattığını ve eşinin haklarının elinden alındığını anlatıyor:

 

“Bu lanet darbe sürecinden sonra kısmen de olsa bir rahatlama yaşadım, şahsım adına söylüyorum. Eşimle hiç bu konuda detaylı bir konuşma yapmadım ama benim gözlemlerim. Çünkü dışarıda darbe öncesi bana uygulanan baskı, takipler, yıldırma politikaları, tacizler vs. artık bir süreden sonra yapılamaz olsa da eşim içeride darbeden sonraki süreçte infaz memurlarının baskısıyla karşılaştı, tutuklulara sağlanan sosyal hakları sekteye uğradı. Eğer herhangi bir disiplin soruşturması geçirmediyse tutukluların açık görüşleri 2 saate çıkarılabiliyordu ya da telefon görüşleri daha sık hale getirilebiliyordu. Bu uygulama kaldırıldı. Eşime doktor yasağı kondu. Dilekçeler çok uzun süre sümenaltı edildi. Yasal haklarımızı talep edemez noktaya geldik. Spor hakkı elinden alındı. Zaten normal şartlarda tutuklulara cezaevinde sunulan sosyal hakların üçte biri veriliyordu bize. Verilenlerin çok büyük bir kısmı da lanet darbe sürecinden sonra tamamen rafa kaldırıldı. Yaklaşık 2 yıl kadar sürdü bu.”

 

“Çıkınca normal hayata nasıl uyum sağlayacaklar?”

 

Baransu, cezaevlerindeki insanların hayattan koparılmak istendiğini söylüyor:

 

“Suçlu kişiler yargılanıyor, hüküm giyiyor -ki suçsuzları hiç katmıyorum- cezaevinde suçlarının karşılığını ödemeye çalışırken bir takım hak kayıplarına uğruyor ve çıktıktan sonra bütün hayatları alt üst oluyor. Bu suçluların çıktıktan sonra rehabilite edilmesi adına yapılan hiçbir çalışma yok. Bu kişiler iş bulma problemi yaşıyor, toplumda zaten izole ediliyorlar. Bu insanlar çıktıktan sonra nasıl hayata tekrardan uyum sağlayacaklar?

 

“Bunu eşim adına söylemiyorum. Cezaevindeki bütün suçluların veya suçsuzların, orada tutuklu olan herkesin yaşadığı çok ciddi bir travma bu. Aile Bakanlığı bu noktada bir çalışma yapamaz mı? Cezaevlerinin içerisine rehabilitasyon merkezleri açılamaz mı? [Rehabilitasyon] insanları sadece mesleki anlamda cezaevi içerisinde çalıştırmak değil, sosyal hayata da kazandırmak zorundasın. Cezaevi içerisinde istihdam sağlanan alanlarda bu kişiler zaten o kuruma fayda sağlıyor. Sosyal hayata nasıl bir getirisi olabilir ki?”

 

Pandemi nedeniyle kısıtlamalar

 

Nesibe Baransu, eşinin bütün davalarını, yargı sürecini her duruşmaya bizzat katılarak takip ediyor. Ancak pandemi koşulları duruşmalara ve tutuklularla görüşmelere de kısıtlamalar getirdi. Baransu, pandemi sürecini şu sözlerle anlatıyor:

 

“Mart’ın ikinci haftasıydı yanılmıyorsam pandeminin patladığı dönem, yaklaşık 4 ay kadar biz ne açık ne kapalı görüş yapabildik. Yanılmıyorsam temmuz ayıyla birlikte görüşlerimizi yapmaya başladık. Açık görüşler şu an hala kısıtlı, sadece ayda 2 kere kapalı görüş yapıyoruz. Telefon görüş hakkımız her hafta 10 dakikaydı. Adalet Bakanlığı pandemi nedeniyle telefon haklarını haftada ikiye çıkarma kararı aldı ama bizim telefon hakkımız haftada iki yerine bir kez 20 dakika oldu.”

 

Nesibe Baransu, haftada iki kez eşinden haber alabilmek için Adalet Bakanlığı’na başvurmuş ancak yanıt alamamış.

 

Pandemi nedeniyle Mehmet Baransu’nun duruşmalara SEGBİS üzerinden katıldığını aktaran Nesibe Baransu, fiziksel olarak mahkeme salonunda bulunmamanın dezavantajlı bir durum olduğunu söylüyor: “Ses geç gidip geldiği zaman iletişimde bozukluk oluyor, bir süre sonra savunma yaparken bu sizde yılgınlık yaratıyor, daha detaya inecekken daha yüzeysel savunma yapabiliyorsunuz. Pandemi sürecinde iki tane davamızda karar çıktı. Açıkçası son duruşmalar çok da sağlıklı geçmedi SEGBİS üzerinden olunca.”

 

“Eşimin 140’a yakın davası var”

 

Nesibe Baransu’nun aktardığına göre, Mehmet Baransu hakkında bugüne kadar yaklaşık 140 ayrı dava açılmış. Bu davaların tamamında Baransu yaptığı haberler nedeniyle suçlanıyor:

 

“İlk tutuklandığında 80’e yakındı açılan davalar. Bu 6 yılda birçok dava açıldı, toplamda 140’a yakın diye tahmin ediyorum. Bunlardan 20 ya da 30 tanesi hâli hazırda devam ediyor. Geriye kalan kısmı istinafta, Yargıtay’da. Beş-altı tane de onanan karar var. Bunlar yanılmıyorsam daha önce 2007-2008 dönemlerinde ertelenmiş davalar aslında. Ertelenen davaları tekrardan raftan indirerek her birine 20’şer bin TL para cezası verdiler. Para cezası ödenmediği takdirde her 20 bin TL için 200 gün hapis, 200 gün boyunca da her gün iki saat kadar kamu temizliği şeklinde hükme bağladılar. Bunlara karşı Anayasa Mahkemesi’ne itirazda bulunduk. Şu an beş tane onanmış karar AYM’de, cevap bekliyoruz.”

 

“Savunma hakkımız ihlâl ediliyor”

 

Baransu’ya Mersin’de yargılandığı “GDO’lu pirinç” davasında dört ayrı suçtan toplamda 19 buçuk yıl ceza verildiğini hatırlatan Nesibe Baransu, gerekçeli kararda eşinin “terör örgütü üyesi” olduğuna dair somut bir delil olmaksızın bu suçtan cezalandırıldığını, duruşmalarda herhangi bir olumsuzluk olmamasına rağmen ceza artırımına gidildiğini aktarıyor: “Gerekçeli kararda, ‘Savunma hakkını fazla kullanmak ya da gereksiz kullanmak’ gibi saçma sapan bir ibareyle ceza artırımına gittiklerini yazmışlar.”

Baransu sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu insan 6 yıldır tutuklu ve tabii ki sağlıklı koşullar altında tutuklu değil. Dolayısıyla bu insanın zaman zaman 6 yıl boyunca haksızlığa uğradığını da varsayarsak, savunma yaparken tabii ki sesi yükselebilir, birtakım atıflarda bulunabilir. Yani çok sağlıklı bir ortamda bulunmayan bir insandan çok sakin bir savunma beklemek insafsızca.

 

“İnsanlığa dair birtakım şeyleri bu kadar fütursuzca yok saymak normal olabilir mi? Tabii ki sizi yargılayan insanların da bir süreden sonra bağımsız olduğunu düşünemiyorsunuz. Tamamıyla insan haklarını gözeterek size o savunma hakkını verdiğini ya da o yargılamayı yaptığını düşünemiyorsunuz. Karşınızdaki kişinin gerçekten bir yargıç olarak sizi yargıladığına inanamadığınız sürece nasıl bir savunma yapabilirsiniz? Sonuç belli, gidişat belli, size verdikleri süre, savunma hakkı belli. … Lehinize bir done var, talep ediyorsunuz, mahkeme reddediyor. Başka bir done buluyorsunuz, talep ediyorsunuz, mahkeme reddediyor. İddianamede usulsüzlükler var diyorsunuz, ses kaydını almıyorlar, SEGBİS’i kapatıyorlar. Tutanaklara geçmiyor. Nasıl ifade edeceğiz biz kendimizi? Nasıl haklılığımızı ispatlayacağız? İsnat eden sizlersiniz, delil koymak zorunda olan sizlersiniz. Siz delil sunamadınız, o zaman biz lehimize olan bir durumu ortaya koyalım diyoruz, ona da ret veriyorsunuz.”

 

4 ayrı yerde çıkmış habere gizliliği ihlâlden ceza

 

Baransu’nun “MGK manşeti davasında” da yakın zamanda 17 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatan Nesibe Baransu, bu davada çok sayıda usul hatası yapıldığını belirtiyor. Nesibe Baransu ayrıca hem “MGK manşeti” hem Mersin’deki “GDO’lu pirinç” davasının Basın Kanunundaki 4 aylık hak düşürücü süre nedeniyle “ölü dava” olduğunun altını çiziyor ve ekliyor: “Tutup yıllar öncesine yönelik bir suç duyurusunda bulunup bunu davaya hukuksuz bir şekilde dönüştürdünüz zaten. Biz yargılama devam ederken bunun usulsüz olduğunu söylüyoruz, tutanaklara geçmiyor. Ciddiye alınmıyor. Gizliliği ihlalden, teminden, ifşadan ceza veriyorsunuz. Bu gizli değil ki. Eşimin haberinden önce MGK haberi 4 farklı gazetede gündem olmuş. Soruşturma dahi açılmamış. Bir iki tanesine açılmış, bir iki tanesine açılmamış. Kamuoyuna mal olmuş bir habere gizlilik, temin, ifşadan nasıl ceza verebiliyorsunuz?”

 

“Bir davada 4 tane ayrı maddeden ceza veriyorlar. Hatta bir maddenin farklı fıkralarından ceza veriyorlar. Biri 5 yılın altında biri 5 yılın üzerinde. Maddelere indirgeyerek baktığınız zaman 5 yılın altındakiler için istinafa itirazda bulunabiliyorsunuz, 5 yılın üzerindekiler için Yargıtay’a. Aynı haberden verilen cezanın iki tanesi 5 yılın altında 2 tanesi 5 yılın üzerinde. Ben bu kararı nasıl, nereye taşıyabilirim? İstinaf onadığı zaman gidebileceğim bir üst merci yok. Oysa cezaları aynı maddeden ve aynı davadan almışım. Bu konuşuldu ama düzeltmediler.”

 

“Mücadelemde yılgınlığa yer yok”

 

Nesibe Baransu, 6 yıldır yaşadıklarını “Eşimin hedef haline getirilmesi benim hayatımda her şeyi değiştirdi” sözleriyle özetliyor. Yargı tacizinin birinci dereceden mağduru haline getirilen Baransu, yılgınlık yaşamadığını ve mücadelesine sonuna kadar devam edeceğini söylüyor:

 

“Hayata dair önceliklerim değişti. Yılgınlık yaşamadım. Altı yıl boyunca eşimin her görüşüne gittim. Hiç sekteye uğramadı, hiçbir zaman yalnız bırakmadım onu. Bu sürecin bana kattığı sorumluluklardan hiçbir zaman yılgınlık yaşamadım. Yaşadığım en büyük acı hasret, özlem. Özlem duygusunun verdiği bir yılgınlık var, ama mücadelemde herhangi bir yılgınlık yaşamadım. Hayata dair bir yılgınlık yaşamıyorum çünkü ben de en az eşim kadar mücadeleci bir ruha sahibim. … Bu bizim hayatımızda bir dönem. Elbette bu böyle gitmeyecek, elbette ki biz de haklı olduğumuz noktaları, uğradığımız haksızlıkları bir gün bir yerde ifade ettiğimizi göreceğiz. Bizim suçlu olduğumuzu düşünen insanlar da, her dönem kandırıldığını düşünen insanların olduğu gibi, kandırıldığını düşünecek ve o gün biz de bunu artık ifade ettiğimizi ya da başardığımızı düşüneceğiz. Bu bir süreç. Bu bir mücadele. Mücadelemde yılgınlığa yer yok. Tabii ki sonuna kadar bunun mücadelesini vereceğiz. Ama açıkçası manevi anlamda kayıplarım çok fazla. Benim en büyük korkum kaybettiğim duyguları bir daha bulamamak. Eğer kaybettiğim duyguları ve güzellikleri tekrardan yerine koyamazsam o zaman asıl o yılgınlık denen duygu beni rehin almış olacak.”

Yukarı