Expression Interrupted

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskının öncelikli hedefi gazeteciler ve akademisyenler. Yüzlerce gazeteci ve akademisyen hakkında soruşturma açıldı, birçoğu tutuklandı. Bu site ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip etmektedir.

SÖYLEŞİ | "Hedef gösterme" iddiasıyla tutuklanan ilk gazeteciydi: Cezaevi yönetimi suçlamaya afalladı

SÖYLEŞİ |

Mezopotamya Ajansı muhabiri Fırat Can Arslan’la paylaştığı bir haber nedeniyle TMK 6/1 suçlamasıyla tutuklanmasını, cezaevini ve Türkiye’de tutuklu gazeteci olmayı konuştuk

HAYRİ DEMİR

Expression Interrupted platformunun derlediği verilere göre, Türkiye’de cezaevlerinde halen 36 gazeteci bulunuyor. Tutuklu gazeteciler hakkında açılan davalar incelendiğinde en fazla Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamındaki suçlamaların yöneltildiği görülüyor. Gazetecilere paylaştıkları haberler gerekçe gösterilerek “örgüt propagandası yapmak”, çalıştıkları yayın organları gerekçe gösterilerek “örgüt üyesi olmak” gibi suçlamalar yöneltilirken, tutuksuz yargılanan gazetecilere en çok yöneltilen suçlamaların başında da “hakaret” ve “kamu görevlisine hakaret” geliyor.

Fakat gazetecilerin karşı karşıya kaldığı iki diğer suçlama da son yıllarda sık sık gündeme gelmekte. Bu suçlamalardan biri, Ekim 2022’de yürürlüğe giren ve kamuoyunda “sansür yasası” olarak bilinen “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” isimli düzenlemenin 29. maddesiyle hayatımıza girdi. Türk Ceza Kanununa eklenen “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu, yürürlüğe girdiği günden bu yana gazetecilerin korkulu rüyası oldu. Düzenleme kapsamında bugüne kadar en az 33 gazeteci hakkında soruşturma açıldı. Kimisi tutuklandı, kimisi ceza aldı, kimisinin yargılaması sürüyor.

İkincisi ise TMK’nin 6/1 maddesindeki suçlama: “Terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek”. Bu suçlama da tıpkı “sansür yasası” gibi gazetecilerin korkulu rüyasına dönüşmüş bir madde. Düzenleme, dönem dönem değişikliğe uğramış olsa da 1991 yılından bu yana yürürlükte. Neredeyse her hafta birkaç gazeteci bu suçlama nedeniyle mesaisine adliyelerde başlıyor.

Suçlama, tutuksuz yargılamalarda sıklıkla karşımıza çıksa da tutuklamaya konu edilmesine ilk kez geçtiğimiz aylarda tanıklık ettik. Mezopotamya Ajansı muhabiri Fırat Can Arslan 2023 yılının Temmuz ayında yaptığı bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle tutuklandığında “terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek” suçlamasıyla tutuklanan ilk gazeteci oldu.

Üstelik Arslan, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) Resmî Gazete’de de yayımlanan -yani kamuya açık- bir bilgiyi haberleştirdiği için tutuklandı. Gerekçe ise Diyarbakır’da Haziran 2022’de tutuklanan ve bir yılı aşkın süre tutuklu yargılanan gazetecilerin iddianamesini hazırlayan savcı Mehmet K. ile aynı gazetecilerin yargılamasına bakan mahkeme heyetindeki eşi Seda K.’nin HSK kararnamesiyle Samsun Vezirköprü’ye tayin edilmesini yazmasıydı.

Arslan, 25 Temmuz’da evine yapılan baskınla gözaltına alındı. Aynı gün çıkarıldığı hakimlikçe “kaçma şüphesi” olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Arslan’a isnat edilen suçlama nedeniyle daha önce tutuklanan olmadığı için olsa gerek, Arslan bir cezaevinden diğer cezaevine dolaştırıldı. Çünkü cezaevi yönetimleri Arslan’ın “adli tutuklu” mu, “örgütlü tutuklu” mu olduğuna bir türlü karar verememişti. Nitekim götürüldüğü üçüncü cezaevi, kendisini tek başına hücrede tutulacak şekilde kabul etti. 

Cezaevinde 100 gün tek başına kalan Arslan, davasının 31 Ekim günü görülen ilk duruşmasında beraat etti ve tahliye edildi. Arslan ile tutuklanmasını, cezaevini ve Türkiye’de tutuklu gazeteci olmayı konuştuk.

* Türkiye’de TMK 6/1 kapsamında tutuklanan ilk gazeteci oldunuz. Bu süreç nasıl yaşandı?

1991 yılında yürürlüğe giren TMK 6/1 kanun maddesinden tutuklanan ilk gazeteciyim. Aslında bu bilgi bile bana dönük yürütülen soruşturmanın ne kadar keyfi bir biçimde bir cezalandırma yöntemi olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Gazetecilerin yargılandığı davada ortaya çıkan adil yargılanma ilkesinin ihlaline dair yaptığım bir haber nedeniyle hakkımda başlatılan soruşturma nedeniyle tam 100 günü cezaevinde geçirdim. Düşünün ki Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Resmî Gazete’de yayımlanan bir kararnamenin içeriğini haberleştirmem suça konu oluyor.

Benim davama konu olan suçlamaya dair birkaç içtihadı hatırlatmamda fayda var. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Dalban v. Romanya davasında, bir gazetecinin doğruluğunu kanıtlayamadığı sürece değer yargılarını ifade etmesinin engellenmesinin kabul edilemez olduğu, dolayısıyla doğruluğu denetlenebilir olgu veya verilerin yanı sıra doğruluğunun kanıtlanması söz konusu olamayacak fikir, eleştiri ve spekülasyonların dile getirilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 10. maddesi çerçevesinde koruma altında olduğu net bir biçimde ifade ediliyor. Benim hiçbir kişisel yorum ya da eleştiri belirtmeden yaptığım haber suça konu olurken AİHM, kanıtlanması söz konusu olamayacak fikir, eleştiri ve spekülasyonların dahi koruma altında olduğunu belirtiyor.

Hatta AİHM’nin, “Basın özgürlüğünün bir derece abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerdiği, gazetecinin yazısında kullandığı deyimler polemik niteliğinde olsa da bu ifadelerin nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde bunların asılsız kişisel saldırı olarak görülemeyeceği yönünde değerlendirmeler yapılmıştır” şeklinde görüşleri mevcut.

Sadece AİHM değil, bugün AKP-MHP’nin tekelinde olan Yargıtay’ın dahi bu konuda önemli içtihatları bulunuyor. Örneğin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.02.2007 tarih, 2007/7-28/34 sayılı içtihadındaki “… basın özgürlüğü belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir, gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler polemik niteliğinde olsa da nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bu ifadeler asılsız saldırı olarak görülemez” ibaresi dahi her şeyi özetliyor.

* Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımayan, üyeleri hakkında suç duyurusunda dahi bulunan bir Yargıtay ile karşı karşıyayız. Yargıdaki bu tabloyu gazeteciler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de yazılı hukuk ile yargılama pratikleri arasında uzlaşılamaz çelişkiler mevcut. AKP-MHP iktidarının özellikle 2015 sürecinden sonra yargı mekanizmasını kullanışlı bir aparata dönüştürmesinden sonra hukuktan, adaletten bahsetmek gazeteciler dahil olmak üzere aslında herkes için artık mümkün değil. Yargıdaki keyfiyet ve denetimsizlik hali öyle bir noktaya evrildi ki artık hukuk sadece siyasi saiklerle çiğnenmiyor. Bir savcının kişisel hırsları dahi soruşturma konusu olabiliyor.

Benim dosyamda bu keyfiyet halinin nasıl bir boyuta geldiğini fazlasıyla gördük. Görevini kötüye kullanarak, kafa kol ilişkileriyle nasıl ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün ve kişi hürriyetinin hiçe sayıldığını gördük. Neyse ki 100 günlük tutukluluk sürem sonrasında ilk duruşmada beraat ettim. Hapis cezası alsam dahi cezaevine girmeyeceğim, halk arasında kullanılan tabirle “yatarı dahi olmayan” bir suçlamadan tutuklanmam da soruşturma ve yargılamalardaki esas amacın gerçeği açığa çıkarmak değil cezalandırmak olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

* Tutuklandıktan sonra cezaevi cezaevi dolaştırıldığınızı biliyoruz; bunun sebebi neydi?

Biraz önce belirttiğim gibi TMK 6/1’den daha önce benim dışımda tutuklanan kimse yok. Bu durum cezaevine ilk götürüldüğüm gün trajikomik bir olay örgüsüne neden oldu. Bildiğiniz üzere cezaevlerinde siyasi tutuklular ile adli suçlardan dolayı tutuklu bulunanlar farklı yerlerde kalıyor. Benim tutuklama kararımda yazan suçlama ise aslında biraz arafta kaldı. (Gülüyor)

İlk götürüldüğüm L Tipi Cezaevi, adli bir suçlu olmadığım için beni kabul etmezken, daha sonra götürüldüğüm 2 No’lu F Tipi ve Yüksek Güvenlikli Cezaevi de “örgütlü suç” vasfı olmadığı için beni kabul etmedi. Daha önce böyle bir tutuklama maddesi ile karşılaşmayan cezaevi idareleri, benim getirilişim ile biraz afalladı anlayacağınız. En sonunda uzun süren telefon görüşmelerinin ardından kabul edildiğim 1 No’lu F Tipi Cezaevi idaresi de yine benzer suç tipi olmadığı için beni tek kişilik hücreye yerleştirme kararı aldı.

* Sizi cezaevlerindeki hak ihlallerine ilişkin haberlerle de biliyoruz. Bir cezaevinde tek başına 100 gün geçirmeniz de bir ihlalken, ihlallere dair başka ne tür gözlemleriniz oldu?

Yüz gün boyunca mutlak bir tecrit altında tutuldum. Başta en temel hakkım olan sohbet hakkım dahil olmak üzere birçok hakkım gasp edilirken, diğer tutsaklar ile görüşmek bir yana en ufak temasa dahi izin verilmedi. Türkiye’deki cezaevlerinin genel durumunu ve içeride yaşanan hak ihlallerini çok kez haberleştirmiştim ancak cezaevi koşullarını direkt olarak yaşamam, gazeteciler olarak cezaevlerine dair bakışımızın ne kadar yüzeysel kaldığını bana bir kez daha hatırlattı. Özellikle devletin bir özel savaş politikası olarak kullandığı psikolojik işkence biçimlerine her bakımdan tanık olmak son derece çarpıcıydı. Bunun yanı sıra kitap okuma hakkımın ve mektuplara erişim hakkımın dahi engellendiği, gazete ve televizyon kanallarının kısıtlandığı ve tamamen dış dünya ile iletişimimin yok edilmeye çalışıldığı bir cezaevi yönetim anlayışı ile karşı karşıya kaldım.

* Tutuklama kararınızda “kaçma şüphesi”, “delillerin toplanmamış olması” gibi gerekçeler öne sürülmüştü. Hatta aylık rutin tutukluluğa itiraz başvuruları da aynı gerekçelerle reddedildi. Oysa tutuklanmadan bir gün önce de hakkınızda verilmiş olan imza yükümlülüğü kapsamında karakola giderek imza atmıştınız.

Tutukluluk kararı tedbiren alınır. Belirli koşulları vardır. Kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi veya tutukluluk nedeni olan suçun “katalog suç” kapsamında olması gibi. Ancak benim durumumda hiçbirinin bir gerçekliği yoktu. Gazetecilik faaliyetlerim nedeniyle son bir yılda hakkımda üç soruşturma başlatıldı. Bu soruşturma süreçlerinde hakkımda adli kontrol tedbirleri uygulandı ve ben bu tedbirlerin her birine riayet ettim. Hatta hakkımda açılan davalardan bir tanesi de yine TMK 6/1 idi. Bu dosyadan da beraat etmiştim. Kaçma ihtimaline dair herhangi bir şüphe dahi olmadan bu gerekçelerin sunulması tamamen “kılıfına uydurmak”. Üstelik dosya özelinde delil karartma gibi bir ihtimalden söz edemeyiz. Çünkü zaten yazdığım haberin dayanağı Resmî Gazete idi. Gazetenin o günkü sayısına herhangi bir erişim yasağı getirildi mi? Tabii ki hayır. Delil hala orada dururken, “delilleri karartma” iddiası da keyfiyetin bir başka boyutuydu.

* Hali hazırda onlarca gazeteci mesleki faaliyetleri nedeniyle tutuklu bulunuyor. Henüz cezaevinden yeni tahliye olmuş bir gazetesi olarak tutuklu gazeteciler için dışarıda gösterilen dayanışma sizce yeterli mi?

Yargı saldırısı altındaki gazetecilere dönük dayanışma maalesef fazlasıyla sınırlı. Özellikle en çok baskıyla karşılaşan Kürt gazeteciler dayanışmadan yoksun bırakılıyor. Tekçi zihniyetin her alanda, her siyasi ve toplumsal görüşte kendini nasıl var ettiğini ve karşılık bulduğunu görüyoruz. Söz konusu tırnak içinde tanınmış muhalif gazeteciler olduğunda tüm gayretleriyle tepki gösterenler, söz konusu Kürt gazeteciler olduğunda sessiz çığlıklar atıyor. Ancak Türkiye gerçekliğinde idrak edilmesi gereken konu şu ki, Cumhuriyet’in tüm baskı biçimlerinin öncelikli denekleri Kürtler oldu. Kürtlerin üzerlerinde denenen her türlü baskı biçimi günü geldiğinde Türkiye’nin diğer dinamiklerine karşı da uygulanıyor. Bu nedenle Kürt siyasetçilerle ya da gazetecilerle dayanışmak esasen yarın size dönük gelişecek saldırılara da cevap olmaktır, gazeteciliğin onurunu savunmaktır. Aynı zamanda gazetecilere dönük saldırılar aslında topluma dönük bir saldırıdır. Toplumun haber alma hakkını engelleme gayretidir. Haber alma özgürlüğü elinden alınmış toplumlar, iktidarlar tarafından yozlaştırılmak, köreltilmek ve körleştirilmek için uygun hale getirilir. Bu da toplumu konsolide etmek için, yanlış politikalara karşı tepki oluşturamayan yığınlara dönüştürmek için “iyi” bir yol. Bu nedenle gazeteciliğe dönük saldırıları toplumsal bir mesele olarak benimsemek, mücadelesini de bu anlayışla vermek gerekiyor.

* Son olarak gazeteciliğe başlama hikayenizi de dinlemek isteriz. Bu kadar soruşturmaya, tutuklamaya maruz kalınan bir mesleği neden tercih ettiniz? Ve sizce gazeteciler neden bu kadar hedefte?

Gazeteciliğe üç yıl önce Mezopotamya Ajansında başladım. Henüz mesleğimin ilk yıllarında Türkiye’de ve Kürt kentlerinde çalışan tüm Kürt gazeteciler gibi ben de birçok kez yargı tacizleriyle karşı karşıya kaldım. Gazetecilik her dönemde belirli ve farklı baskı biçimleriyle illegalize edilmeye, sönümlendirilmeye ve esasen içi boşaltılarak iktidarlar ya da gücü elinde bulunduranlar açısından “zararsız” hale getirilmeye çalışılmıştır. Burada ne sadece AKP dönemine ne de Türkiye ya da Ortadoğu coğrafyasına indirgenebilecek bir zihniyetten bahsediyorum. Her bakımdan yaptığımız iş esasen hakikati savunmak. Bu nedenle gazetecilik, hakikatin karşısında olan anlayışların, manipülatif siyaseti bir iktidar aracı olarak kullanan kimselerin hedefi haline getirildi.

Bizim coğrafyamızdaki duruma baktığımızda ise özellikle Cumhuriyet’in 100 yıldır süren en büyük sorunu ve toplumsal anlamdaki en köklü krizi olan tekçilik karşısında Kürt halkının taleplerini dile getiren, demokrasi mücadelesinin sesi soluğu olan ve halklardan yana habercilik yapan özgür basın ve özelde Kürt gazeteciler “lağvedilmesi gereken birer unsur” olarak konumlandırılmaya çalışılıyor. Ancak Kürt gazeteciliğinin geldiği köklü ve direngen gelenek, ne gazete binaları bombalandığında, ne faili meçhul cinayetlere kurban gittiğinde ne de gözaltı ve tutuklama yöntemleriyle cezalandırılmaya çalışıldığında mesleğinin gerekliliklerini yapmaktan vazgeçti. Ben de bu geleneğin bir parçası olarak gazeteciliğin esaslarını savunmaya, birilerini rahatsız etmekten gocunmamaya ve manipülasyonun karşısında hakikati savunmaya devam ediyorum.

Yukarı